19 Ocak 2019 Cumartesi

VARLIĞI TANIRKEN VAR EDİCİSİNİ TANIMA SÜREÇLERİ

Selam Arkadaşlar;

Aşağıdaki anlatı ve daha fazlası Prof. Halis Aydemir'in Nahl süresi 124-125 tefsir dersine ait kayıttadır.


İnsanın varlığa dair geliştirdiği düşünce fazının birinci planı, insanın varlığı tanıması; ikinci fazı, varlığı var edeni tanıması; üçüncü fazı, var edenin tek olduğu gerçeğini tanımasıdır.

İnsanın bu yanı, onu diğer varlıklardan ayıran yanıdır. 

Artık üstlerindeki göğe bakmazlar mı ki, onu nasıl bina etmiş ve süslemişiz, onun hiçbir çatlağı yoktur. Kaf 6


Düşüncenin tek boyutlu hali olan sadece varlığı düşünmek, insanın yapabildiği güzel bir şeydir. Hayvanlar da çok sınırlı bir ölçüde de olsa bunu yapabiliyorlar. Sıcak çok rahatsız ettiğinde gölgeye çekilebiliyor, daha güzel bir ot bulursa onu tercih edebiliyor.


İlmin bu kadar ilerlediğini söylediğimiz günümüz dünyasında bu ikinci boyut, düşünmekten men edilmiş bir boyuttur. 

Kimya dersinde bir öğrenci bu kadar förmüllere döktüğümüz sistematiği kim kurmuş derse ona, bunu konuşmak doğru değil deniliyor. Bu bir tabudur. Varlığı tanıyacaksın ama varlığı kim var etmiş bunu sormayacaksın. Halbuki varlığı tanırken kullandığımız şablonlar bize var ediciyi de sorduracak cinsten güzel şablonlardır. Mesala etki tepki kanunu. Bir yerde anlamlı bir bütünlük oluşturan bir sistem varsa burada tepkiye yol açan bir etki söz konusudur. Eve geldiğinizde masanın üzerinde dağınık bulunan yapbozların güzelce dizildiğini gördüğünüzde bunu kim yaptı sorusu gayet mantıklı bir sorudur. Bunlar kendiliğinden dizilmiş demek insanı akıl hastanelik eder.

İnsan evladı açısından varlığı tanırken var edicisini sorgulamak doğal bir süreçtir. Bu süreç hayvanlar açısından varlık ile olan münasebetiyle sınırlıdır. Çünkü var ediciyi de düşünce sisteminin içine katacak iki boyutlu düşünecek bir kapasitesi bulunmamaktadır.  Geçmiş milletler açısından müminin, mümin olmayanın, kafirin, kafir olmayanın illa bu düşünce boyutuna geçmek zorunda kaldıklarını görüyoruz. 

Günümüzde var ediciyi sorgulamayı reddetmek düşünceyi sadece varlıkla sınırlı tutmak "bilimsellikten" ziyade insan dediğimiz ahsen-i takvimi hayvan kategorisine hapsetmektir. Bu süreç bizlere de normal gelmeye başladı. 

Cenab-ı Allah bilgiyi sadece varlık üzerinden toplayan ve bunun üzerinden düşünce geliştirip sonuçlarından anlayışa "onlar sadece dünya hayatının zahirini biliyorlar" demektedir.

Tarihte putlara tapan insanların bile bir düşünce sistemleri vardı. Kendi varlık alanlarını görmüş bundan öte bir gücün hayat mekaniği için olması gerektiğini kabul etmişlerdi. Bu, düşüncenin ikinci boyuttaki karşılığıydı. Varlık delili yaratıcıyı mutlak suretle zorunlu kıldığından bütün Peygamberler dediler ki: "Allah konusunda kuşkunuz mu var?"

Cenab-ı Allah varlık üzerinden sürekli sordurur:

Şimdi gördünüz mü, içer olduğunuz suyu? Onu buluttan siz mi indirdiniz, yoksa indiriciler Bizler miyiz? Eğer dilese idik onu acı bir su yapardık. Artık şükretmeli değil misiniz? Sonra gördünüz mü o ateşi ki, çakıverirsiniz? Vakıa 68-71


Devletler çok büyüdü gökten uyduları yönlendiriyor ama gökten bir damla su indirebildikleri yok. Sular gökten gelmezse orada açlıktan kıvranıp kalırlar. En ala memleketler için bile durum böyle. 


Bilimin yaratıcıyı tanıma noktasındaki oluşturduğu bariyer ve en batıl inançlardaki sapmadan daha çirkin bir tabudur. Bilimin bize böyle olmasını kabul ettirdiler yoksa geri kalırsınız dediler. 

Geri ne zaman kalırız? 

Varlığı tanımadan dini ilimler diye bir ilim safhası açıp ve bu dini ilimleri Cenab-ı Hakk'ın yarattığı varlıkları tanımadan, doğrudan tanımak istiyoruz. 
Yani birinci boyutunu yaşamadan ikinci boyutta bir ilim alanı oluşturuyoruz. Oysa varlığı tanımadan var ediciyi tanımak diye bir şey söz konusu olamaz. Var edici bütün gücünü de, bilgisini de, egemenliğini de varlık üzerinden tanıtmıştır. 

Kur'an, bir fizik ve kimya kitabı değildir ancak insandan gök cisimlerine kadar misaller verip bu ilimlerin var edicisini tanıtan Allah'ın kitabıdır. 

Bir de bunun 3. evresi var. Var edici kudretin tek olması gerektiğine dair akletme süreci. Hz İbrahim örneği üzerinden de bu süreçlerin Kur'an'da birçok örneği vardır.  


Gecenin karanlığı ortalığı kaplayınca, bir yıldız gördü, 
“Bu mudur benim Rabbim?" dedi. Yıldız batınca:
“Bende kulluk ve ibadet edilecek bir Rab sevgisi oluşturmayan, batan-kaybolan varlıkları Rab olarak istemem" dedi. En'am 76 



 NAHL Suresi 123 - 124 Prof. Dr. Halis Aydemir Hece Derneği


















Akleden insan; varlığı, var edeni ve kendini düşünerek, var eden kudretin kendinden ne istediğinin bilinci doğrultusunda hayatını tamamlamak için yaşayan kişidir.








5 Ocak 2019 Cumartesi

KUR'AN-I KERİM NEDEN ALFABE KOLAYLIĞINDA İNDİRİLMEDİ?

Selam Arkadaşlar;

Kur'an'a göre insan şuuru, insan zihni her an uyanık ve hareket halinde olmalıdır. 

İnsan henüz kendini keşfedebilmiş değildir. Bu keşfi yapmadan da nihai çözüme, yani kendisiyle kendini yaradan varlık arasındaki sağlıklı inanç probleminin çözümüne ulaşması mümkün değildir.
Öyle ise insan için çözülmesi gereken ilk problem insan problemidir. 
Nedir o?
Nereden gelmiş, neden yaratılmıştır?
Kendi kendini mi yaratmış yoksa başka biri tarafından mı yaratılmıştır?
Ne olacak , hayatının sonunda nereye gidecektir?
Onun ölümü bir bitiş, bir yok oluş mudur, yoksa yeni ve devamlı bir hayata yöneliş midir?
Kur'an, insanlardan bunların çözümünü istemektedir. Kur'an'a göre kendi hakikatinin sırrını çözen insan bu dünyada da, öbür dünya da mutlu olacaktır.
Diyoruz ki insan, önce kendini keşfetmelidir. Kur'an, buna şöyle işaret etmektedir. "Öyleyse insan neden yaratıldığına bir baksın."
"İnsan yiyeceğine bir baksın." Allah elçisine sorduruyor: Ey Muhammed, de ki:' Gökten ve yerden rızık veren kimdir? Kulak ve gözlerin sahibi kimdir? Diriyi ölüden, ölüyü diriden çıkaran kimdir? "Ey Muhammed, de ki: 'Söyler misiniz? Eğer Allah, geceyi üzerinize kıyamate kadar uzatsa Allah'tan başka hangi Tanrı size ışık getirebilir.'
Bu soruların hepsi de çözümü istenen problem sorularıdır.
Kur'an'ın insandan çözmesini istediği her konu, onun için bir problem teşkil ettiği gibi onun üslup ve ifade biçimi de zihni egzersiz gerektiren bir problem niteliğindedir. Biz biliyor ve inanıyoruz ki Allah, Kur'an-ı Kerim'i bir alfabe kolaylığında indirebilirdi. O zaman herkes onu çok daha kolay bir şekilde, hiçbir zihni mümareseye (meharet kazanmaya) gerek kalmadan okur ve anlayabilirdi. 
Allah böyle yapmadı.
Kur'an'ı kolaydan zora belli kategorilerde indirdi.
Şayet böyle yapmasa da Kur'an'ı bir alfabe kolaylığında indirseydi o zaman insan zihni, semizleyen bir tavuk gibi yerinde oturacaktı. 
Bu, insan zihninin gelişmemesi, dolayısıyla hayatın durması demekti. Bir günü diğer gününe eşit olan bir kimseyi zararda kabul eden bir dinin böyle bir çıkmaza mahkum olması düşünülemezdi. 
Zihni atalete sürüklenmiş hangi insan kendisine teklif edilen devasa problemleri çözebilirdi? 
Kur'an'ın böyle bir ifade özelliğine sahip olması ona inanan, onu inceleyenler için bir zorluk değil, bir şanstır. Çünkü insan zihni ancak bu şartlarda irtifa kazanabilir.

Eğitimde insan fıtratını esas olan Kur'an'-ı Kerim, insanı çözmesi istediği problemlerle başbaşa bırakarak çaresizliğe mahkum etmez. Problem çözerken bir öğretmen gibi ona bizzat kendisi yardım ettiği gibi bazı hallerde, önlerine çıkan problemi ortaklaşa çözmelerini de emreder.
Prof. Dr. Yaşar Fersahoğlu. Kur'an'da Zihin Eğitimi

28 Kasım 2018 Çarşamba

ÖLÜMLE ARAMIZ İYİ DEĞİLSE DE KARDEŞİYLE ARAMIZ ÇOK İYİ

ÖLÜMÜN KARDEŞİ


Yüce Allah mübarek kitabı Kur’an’da şöyle buyurur: “Allah, vakti gelen canları ölümleri anında alır, henüz ölüm vakti gelmediği için ölmemiş olanları da uykularında bilinç kaybına uğratıp ölmüş gibi bırakır. Böylece O, ölümüne hükmettiği canları alıp hayattan koparırken diğer canları belirli bir süre daha yaşatır. Elbette bunda iyice düşünenler için ibretler ve alınacak dersler vardır.” (Zümer 39/42 )

Bu ayetten, insanların ölüm tecrübesini bir kere, ölüme yakın tecrübeleri ise birçok kez yaşayacakları sonucu çıkmakta; ona ölüme benzer tecrübeyi en sık yaşatan olayınsa uyku olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü canlının bütün hayati güdülerinin yaşayan bedenden tamamen koparılıp alınmasına “ölüm”; tamamen değil de kısmen ve geçici olarak alınıp insanın bilinç kaybına uğramasına da “uyku” denir. Bu da ölüm ile uykunun aynı türden olaylar olduğunu gösterir. İşte uyku esnasındaki bu duyum ve bilinç kaybından dolayı uyku, ölüme benzetilmiş ve onun kardeşi sayılmıştır.


İnsanların ölümle değilse de kardeşiyle, yani uykuyla araları çok iyi. 
Onunla iyi anlaşıyorlar. Çünkü o insanı çok seviyor. Bu yüzden de hep onun yanında yer alıyor. İnsan geceleri televizyon izlerken, okulda ders dinlerken, araba kullanırken, bir iş yaparken, bir yerde oturup istirahat ederken o hep insanla beraberdir. Onunla yürür, onunla oturur. Bir süre insanın yanından ayrılıp gitse bile tekrar ona döner. İnsan yoruldukça ağır ağır sokulur ona. Hem de dostane tebessümü narkozla. 

İnsan da sever uykuyu. Çünkü uyku her sabah elinden tutup mezarından kaldırır onu. Öte yandan insan onu bir gün görmese başına ağrılar girer, iki gün görmese damarlarından kan çekilir, üç gün görmese hayatı çekilmez hale gelir. Uykuya kızmak mı? Kimin haddine! Tam tersine insan hayatının yarısı bağışlar ona.

Görüldüğü gibi ölümün kardeşi olan uyku benliğe hakkını iade eden sevimli eşkıya, varlığını da yokluğunu da en şiddetli şekilde hissettiren efsanevi kahraman ve Allah’ın mazlumdan da zalimden de esirgemediği hayat iksiri. (A. Ali Ural, Tek Kelimelik Sözlük, s.154-155) Demek ki hem uykuya hem de uyanmaya ihtiyacı var insanın. Tıpkı öldükten sonra dirilmeye ihtiyacı olduğu gibi.

Sonuç olarak uyku, hem ölümün kardeşi hem de bu dünyada aczin örtüsü.

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi ve oturan insanlar

Çünkü o gelince insan uyumadan edemeyeceği gibi gelmeyince de uyuyamaz.
Bu sebeple ancak kudret eliyle sıyrılabilir bu örtü. Zira her türlü eksiklikten uzak olan yüceler yücesi Allah uyumaz. Ayrıca O’nu uyuklama ve dalgınlıkta tutmaz. (krş. Bakara 2/255) Öte yandan insanlar bu dünyada bir bakıma uykudadır; onlar ölünce gerçek anlamda uyanırlar. Demek ki macerası hazin insanın… Çünkü gerçekten uyanabilmesi için ölmesi lazım.

Aslında her gece ölüyor insan ve diriliyor her sabah. Uyumanın en güzel tarafı ise uyanmak… Bütün bunları doğru okuyup anlamanın yolu ise zihni donduran köstek fikirlerden kurtulup varlık ve oluşa aktif biçimde katılmaktır. Tıpkı Hz. Peygamber gibi… Zira o, gece yatağına yatıp uyumadan önce: “ Rabbim! Senin adınla ve izninle yatar, yine senin adın ve izninle kalkarım. Eğer uyuduğumda canımı alacaksan onu bağışla, yok tamamen almayıp da salacaksan Salih kullarını koruduğun gibi onu da koru” diye dua eder; sabahleyin uyandığında ise: “öldükten, yani uyuyup uyanmak suretiyle geçici ölüm tecrübesini yaşattıktan sonra bizi yeniden dirilten Allah’a hamd olsun, sonunda dönüş yine O’nadır” diyerek Rabbine hamdü senada bulunurdu. (Ebu Dâvûd, Edeb, 97,101 )
Öyleyse güvenli bir hayat ve gelecek için hakkı söyleyip hayır yapmak şarttır.

Fahrettin Yıldız.
Kur'an Çalışmaları Vakfı




12 Ekim 2018 Cuma

HAK VE SAHTE DİN FORMLARI ARASINDA FARKLAR?

Selam Arkadaşlar;

Hepsi de kitabı (Tevrat ve İncil'i) okumakta oldukları halde Yahudiler: Hıristiyanlar doğru yolda değillerdir, dediler. Hıristiyanlar da: Yahudiler doğru yolda değillerdir, dediler. (Kitabı) bilmeyenler de birbirleri hakkında tıpkı onların söylediklerini söylediler. Allah, ihtilâfa düştükleri hususlarda kıyamet günü onlar hakkında hükmünü verecektir. Bakara 113

Aşağıdaki anlatı ve daha fazlası Fahrettin Yıldız hoca'nın Bakara 113-121 tefsir dersine ait kayıttadır.

Ayette görüldüğü gibi iki grubun birbirini suçlama işini okumuş kimselerin başlattığı işaret ediliyor. Demek ki önce tarafların alimleri bu işi ileri sürmüş cahil kesimde onları takip edip böylece tepedeki artışma tabanda daha da sertleşerek seviyesizleşmiş her iki zümrede din davasını kin ve kan davasına dönüştürmüştürlerdir.

Görüyorsunuz ayet ne kadar aktüel ve güncel.
Bu durum sadece Yahudi ve Hiristiyanların değil aynı zamanda kendilerini mutlak doğrunun tek temsilcisi gibi gören kendi gruplarının dışındakilere Cennetin kapısını kapatıp onları Cehenneme gönderen herkesinde bu ayetin kapsamına girdiğini söylememiz mümkündür. Bilhakis doğruluk ve dürüstlük yolunda herkes kendi ayakları üzerinde yürümeye çalışması gerekmektedir.

Bugün bu ümmeti birliğe çağıran hocaların kendileri ne zaman bir araya gelecekler? Kendi yapmadığınız şeyleri başkalarında neden istiyorsunuz? Önce bizim bir araya gelmemiz lazım.

Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap gerektiren bir iştir. Saff 3

Bizler Peygamber efendimizin sünnetinin esnekliğini anlayamadık arkadaşlar. Herkes kendine yontmaya çalıştı. Hemen hemen herkes kendi dinini hak diğerini batıl saydığından Kur'an bu tekelci iddaalara karşı "dinul hak" kavramını kullanıyor. Ne demek bu? Gerçeğin dini. Kur'an gerçek din ve bu dine karşı oluşturulan sahte dinlerden bahsediyor. Bir gerçek din olacak birde bu dine karşı oluşturulmuş dinler olacak.

Hak din; Vahiy kaynaklı, insan ve hayat gerçeğiyle uyumlu, tevhid ilkesine dayanan fitri dindir ve bütün peygamberlere gelen din budur.


Cenab-ı Allah kendi dinini gerçeğin dini olarak adlandırmış ve elçisi önderlik meşalesiyle göndererek din kılıfı altında insanlara pazarlanan dinlerin hak dinin yerine geçmesini önleyeceğini garanti etmiştir. Ama bunu söylerken siz yatın ben yapacağım demiyor. Allah dinini zaten üstün kılar ama bu dinin hayatımızda hak ettiği yeri alabilmesi için hakikat peşinde olanların bütün sahte din formlarına karşı mücadeleye etmesi gerekmektedir.
Oysa bugün sahte din formları her bir grubun asli dini haline gelmiştir. Bunlarla mücadele etmeyi bırakın bunları savunur hale geldik. Onun için bu topraklarda İslamiyet'in hakimiyeti kalmamıştır.

Doğallığı ve genetiği bozulan şeyler nasıl hastalık üretiyorsa asli yapısı ve genetiği bozulmuş bir dinde hasta insanlar üretir. Öyle her din denilen şey din diyerek alıp yutmayın. Genetiği bozuk bir din anlayışını benimsersek hem dünyamınız hem de ahiretimizi kaybederiz.

Kur'an hak din vurgusu yaparak hem dini hem dindarları hemde bütün insanları kendi hevalarının peşinde koşturanlara karşı uyarıyor.

Dolayısı ile Cenab-ı Allah size din diye sunulan şeye dikkat edin, birincisi o sunulan dinin kendisi hak olmayabilir ikincisi o dini yaşayanlar gerçek dindar olmayabilir diyor.

Herkes başkalarını hak dine değilde kendi doğrusuna çağırırsa kargaşa ve kriz çıkar. Bugün herkes başkalarını kendi doğrusuna çağırmaktadır. Kur'an bu olumsuzlukların önüne geçmek için yapılan çağrının kişilerin kendi sahip oldukları görüşe değil Allah'a yapılmasını istiyor. Bununlada yetinmiyor herkesin üzerinde uzlaşabileceği doğruluk, dürüstlük ve erdemide temel değer olarak kabul ediyor. Bunları ortaya koyduğunuzda sahte dinlere yer yoktur.

(İnsanları) Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve "Ben müslümanlardanım" diyenden kimin sözü daha güzeldir? Fussilet 33

İnsan kesin bilgi taşımayan bir şeye başkasını çağırmamalı, kendisi de o şeye saplanıp kalmamalıdır. Adam bir yol tutturmuş gidiyor bilmesemde olur diyor.

isra 36 ile ilgili görsel sonucu

Biz önce kendimize bakmalıyız arkadaşlar. Kendi bilgi değerlerimizi ölçmeliyiz. Kur'an'ın oluşturduğu Müslüman aklı toptan atan veya toptan alan değil seçici davranandır. Seçici olacaksın arkadaş. Allah akıl vermiş sana.

Sözleri dinleyip en güzeline uyanları müjdele. İşte Allah'ın doğru yola ulaştırdığı bunlardır. Gerçek akıl sahipleri de bunlardır. Zümer 18

Kur'an' Kerim'de ey iman edenler diye başlayan ayetlerde hep müminlerin övüldüğünü mü zannediyorsunuz? Bu ayetlerin çoğunda hep müminlerin bir problemini düzeltmek için hitap ediyor Cenab-ı Allah. Siz hakikatin ardına düşüp hidayete erdiğinizde hidayetten sapanlar asla size zarar veremez diyor.

İnsanların bir konuda illa aynı görüşte olmaları beklenmez. Kur'an'ın çok tartışılan konulardan insandan beklentisi şudur; elinizden geldiği kadar bir konunun doğruluk ve kesinlik değerini ortaya koyama çalışın ama ulaştığınız sonucu mutlak doğru olarak başkalarına dayatmayın. Çünkü;

 "Her bilenin üstünde daha iyi bir bilen vardır." Yusuf 76

Fahrettin hocamızın bu dersi bugün sıkça tartışılan deizm konusunuda ışık tutmaktadır. Çünkü gördüğü sahte din formlarından rahatsız olup basiretini kullanarak doğrusunu araştırmak yerine dini elinin tersiyle itenlerde ayrı bir sahte din formu oluşturup kendi heva ve heveslerine uygun yaşamanın yollarını aramaktadırlar. Oysa hiç bir insan evladı hayatının başka sahasında böyle davranmamakta bir konunun en iyisini bulmak için gerektiğinde o konunun uzmanı olacak kadar çaba harcamayı göze almaktadır. Örneğin araba alacak bir kişi nerdeyse baştan bir araba dizayn edecek kadar bilgilenmenin önünü açmakta yolda kötü araba kullananları gördüğünde ben araba almaktan vazgeçiyorum dememektedir.

Kur’ân’ın Çağrısı:

Nüzul Sırasına Göre Kur’ân Tefsiri

İLAHİYATÇI YAZAR FAHRETTİN YILDIZ

http://www.kuranvakfi.com/












10 Ekim 2018 Çarşamba

MUKADDES KİTAPLAR VE KUR'AN

Selam Arkadaşlar;

Maurice (Moris), 1920 yılında Fransa'da doğdu. Eğitimini tıp doktoru olarak tamamladı. Daha sonra Paris Tıp Fakültesi'nde Cerrahi Kliniğini Başkanlığı yaptı. İyi bir Hıristiyan ve ünlü bir cerrah olarak tanındı. 
Bu şekilde tanınıp çalışmalarını devam ettirirken, Suudi Arabistan Kralı Faysal ile hastalığı sebebiyle tanıştı. Bu tanışma hayatında çok büyük değişikliklere bir başlangıç teşkil etti. 
Suudi Arabistan Kralı Faysal, kendisini tedavi eden doktoru Maurice'e Kur'ân-ı Kerim hediye etti. Aydın, bilgili ve iyi lisan bilgisine sahip olan kral ile ünlü doktoru arasında kısa zamanda sıcak bir dostluk ve arkadaşlık vücuda gelmişti. Çok önemli bir şahsiyetin hediyesini alan doktor, buna ayrı bir değer verdi ve Kur'ân-ı Kerim'i okumaya başladı. Bu okuma sırasında, muhtelif bilim dallarıyla ilgili önemli bilgilerin yer aldığını gördü. Kur'ân-ı Kerim'in on dört asır evvel nazil olduğunu bildiği için, söz konusu bilgilere daha dikkatli bir şekilde yaklaşım göstererek incelemelerine devam etti.


Kur'ân-ı Kerim üzerinde çalışmalarını devam ettiren doktoru, Kitap'ta geçen ilmi ifadelerle zamanın bilimsel bulgularının örtüştüğünü görmesi, daha da hayret verici bir durumda bıraktı. Söz konusu bilgilerin Kur'ân-ı Kerim tefsirlerinde yer almış oldukları şekliyle kabul etmede bir an tereddüt geçirdi. Eğer Kur'ân'da yer alan ilmî bilgiler doğruysa, bu kitap beşer kelaâmı olamazdı. Ancak, İlâhî bir eser olabilirdi. Tefsirlerde yer alan bilgilerin gerçekten Kur'ân'da yer alıp almadığını düşünmeye başladı. Söz konusu tefsirlerdeki bilgilerin yanıltıcı olabileceği düşüncesinden hareketle Arapça öğrenmeye başladı. Arapça dili üzerindeki çalışmaları sonucunda iyi bir lisan bilgisine sahip oldu ve Kur'ân Arapçası'nı öğrendi. 

Maurice, tefsirlerde yer alan bilimsel verilerin gerçekten Kur'ân'da yer aldığını, bir çok ayetin ilmi bilgiler ihtiva ettiğini bizzat kendi çalışması sonucu öğrendi. Aradan asırlar geçmesine ve muazzam teknolojik gelişmelere rağmen, Kur'ân'daki bilgilerle günümüzün bilimsel buluşlarının uyum içerisinde olduğunu tesbit etti. Bu çalışmalarının sonucunda Kur'ân-ı Kerim'in Allah tarafından gönderildiğine iman etti. Daha sonra, günümüze kadar çok sayıda baskı ve tercümesi yapılmış bulunan, "Tevrat, İnciller, Kur'ân-ı Kerim ve Bilim" adını taşıyan ünlü eserini yazdı. Müslüman olan ünlü doktor, yeni dini İslâmiyet'e büyük hizmetlerde bulundu. 

Kâinatta cereyan eden düzeni, intizam ve kanunları inceleyen bilim adamları asırlar boyunca ulaştıkları keşifleriyle bir taraftan insanlığa büyük hizmette bulunmuşken, diğer taraftan Yaratıcının kudreti karşısındaki hayretleri de kat kat artmıştır. Son dönemlerin dünyaca ünlü bilim adamı ve araştırmacılarından olan Kaptan Cousteau da bu hayranlığı hisseden bilim adamlarından olmuş, iki denizin sularının (Akdeniz ile Atlas Okyanusu) yan yana bulunmasına rağmen karışmadıklarını hayretler içinde görmüştür. Kendisi için, bundan da daha şaşırtıcı olanı, yeni keşfettiği hadisenin on dört asır evvel nazil olmuş olan Kur'ân-ı Kerim'de açık bir şekilde ifade edilmiş bulunmasıydı. 
Kaptan Cousteau'ya, Kur'ân-ı Kerim'in, "O Allah ki, denizi birbirine salıvermiştir. İşte şu pek tatlı ve susuzluğu giderici, şu da çok tuzlu ve acıdır. Aralarına ise, birbirlerine karışmalarını önleyen görünmez bir engel koymuştur" (Furkan 25/53; ayrıca, Rahman Sûresi 19-20 Âyetlerinde, "O iki denizi salıverdi ki, o denizler birbirleriyle karşılaşırlar. Aralarında ise bir engel vardır; birbirine karışmazlar" buyrulmuştur) âyetini bildiren Maurice, bilim adamını daha da hayretler içinde bırakmıştır. 

Prof. Maurice'in, "Tevrat, İnciller, Kur'ân-ı Kerim ve Bilim" adlı eseri, değişik yazarlar tarafından birkaç kez Türkçe'ye tercümesi yapıldığı gibi, muhtelif dillere de tercüme edilmiş ve çok sayıda okuyucuya ulaşmıştır. Bu sebepten ötürü, eser 1986 yılında "Altın Kitaplar Ödülü"ne lâyık görülüp ödüllendirilmiştir. Eserinde yazar; Tevrat, İncil ve Kur'ân-ı Kerim'deki ilmi bilgilerle günümüzde ilmin ulaştığı neticeleri kıyaslama yoluna gittiği gibi, üç kutsal kitabın nazil olduktan sonra, asrımıza ulaşıncaya kadar geçirdikleri aşamaları ve muhafaza ediliş şekilleri üzerinde de durarak bu açıdan da değerlendirmeye tabi tutmuştur. Eserin son olarak Prof. Suat Yıldırım tarafından Türkçe tercümesi (ikinci kez) yayımlanmıştır. Ünlü doktorun diğer ünlü bir eseri ise "İnsanın Kökeni Nedir?" adıyla Türkçe'ye çevrilmiş ve bu tercüme eser de önemli bir ilgi çekmiştir. 

Mukaddes Kitaplar ve Kur'an Aşağıda okuyacağınız yazı, Cezayir'de yapılan 12. 'İslam Düşüncesi Kongresi'nde Prof.Dr. Maurice Bucaille'in sunduğu 'Din, Mukaddes Kitaplar ve İlim' adlı tebliğin özetidir.
Yirminci asırda bizi Allah'a sevk eden sebepler nelerdir? Bugün ilmi araştırmalar, bazı kimselerin Allah'a inancını kuvvetlendirmekte iken, birçoklarını da bu imandan uzaklaştırmaktadır.

Bazı kimseler, geçmiş nesillerden bize miras kalan bütün tasdik kabiliyetini, ilim adına insandan soyup almak, yalnız akla dayanan ilimden başka hiçbir şeyi kabul etmemek, dini bir hayalden ibaret görme eğilimindedirler.

Bunlar, Eflatun'un Sokrat'tan anlattığı her şeyi kabul ederler. Fakat Tevrat'ın, İncil ve Kur'an'ın, Hz. Musa'dan anlattıklarını kabul etmezler.

Buna karşılık Allah'a inananlar da vardır. Fakat Batı ülkelerinde Allah'a inananların çoğu, eski terbiye ve alışkanlıklarının tesirinde bulunarak Mukaddes Kitaplar'a anlatılanların eleştirisine yanaşmazlar. Onların bu aşırı tutumu, batıda Allah'a inanma konusuna büyük zarar vermiştir. İnsan, çocukluk devrinde her duyduğunu kabul eder ama, ergenliğe erdikten sonra duyduklarını tenkit süzgecinden geçirir. İlimde görülen cazip gelişmeler, çağın gencini dinde şüpheye düşürmüştür. Yahudi ve Hıristiyan dininin hakimiyeti altında bulunan batıda bugün dini bilinç, büyük eğilimler, gittikçe gerilemektedir.

"Papazlık istatistiklerine göre 1965 yılında Fransa'da 3.600 papaz vardı. Her yıl ortalama 1.500 kişi papaz olarak yetişiyordu. 1965 yılından itibaren bu sayı azalmaya başladı. 1965'te papaz olmak için başvuranların sayısı 489 iken, 1976'da bu sayı 136'ya, 1977'de de 99'a düştü.

Batıda dini hayattan böylesine kaçışın sebebi, Tevrat ve İncil'lere güvenin kalmamasıdır. Vatikan Meclisi, dini kaynakların kritiğinden kaçınmıştı. Pek az araştırıcı dışında hiç kimse İncil'lerin, Hz. İsa'nın anlattıkları üzerinde şüphe etme cesaretini gösteremiyordu. Fakat 1970'den itibaren bu tutum değişmeye başladı. Yeni Hıristiyan İlahiyatçılar, modern ilim, dil, arkeoloji, tarihi vesikalar karşısında İncilleri araştırmaya başladılar. Bugün artık İncillerin, çeşitli cemaatlerin, Hz. İsa hakkındaki düşüncelerinin derlenmesinden ibaret olduğunu kabul etmektedirler. Çünkü Hz. İsa'nın peygamberliğine ait olaylar, çeşitli cemaatlerde yetişen İncil sahiplerinin görüşlerine göre yorumlanmış ve öyle kaleme alınmıştır.



II. Vatikan Konseyi, İncillerde eksikler, hatta batıl şeyler bulunduğunu ve İncil'leri düzeltmek gerektiğini açıklamıştır. Hıristiyan araştırmacılara göre İnciller, çeşitli cemaatler arasında Hz. İsa hakkında ağızdan ağza dolaşan rivayetlerin derlenip bir araya getirilmesiyle vücut bulduğu için bu kitaplarda birbirine aykırı şeyler katılmıştır. Paris Katolik Enstitüsü profesörü M. P. Karuncisr de İncillerin bu durumuna işaret etmiştir. İlk insanlar, belli bir görüşü yerleştirmek istiyorlardı. Hz. İsa hakkında çeşitli kanaatlere sahip olan ve birbiriyle de mücadele eden Hıristiyan topluluklarından her biri, kendi özel görüşünü hakim kılmak için kitaplar derlediler. İşte İncil'ler böylece ortaya çıktı.


İçinde aklın asla kabul edemeyeceği şeyleri taşıyan İncil'leri biz, nasıl Allah'ın vahyi sayacağız? İsa'nın soyu hakkında Luka ve Matta'nın verdiği listeler birbirini tutmamaktadır. Özellikle Luka'nın listesinin yanlış olduğu açıkça görülmektedir. Luka, Hz. İsa için, Adem'den itibaren yetmiş beş ata saymaktadır. Halbuki 20. asırda, insanın dünyada yaratılış tarihi hakkında bildiklerimiz, bu İncil rivayetini kabule imkan bırakmamıştır. Peki Allah, gerçeklere aykırı şeyleri nasıl vahyeder, insanlara gerçeğe aykırı bilgiler verir? İncil'lerde daha bunun gibi, gerçeklere aykırı düşen, birbirini tutmaz çok şeyler vardır. Bu çelişkiler, yalnız olaylara ilişkin kalmamakta, bizzat inanç alanında da görülmektedir. Aralarında İngiltere Kilise Mezhebi Komisyon Başkanı'nın da buluğdu yedi İngiliz İlahiyatçısının, 1977&de yayınladıkları 'Mücessem (Cisimleşmiş) İlah Vehmi' adlı araştırmaları, teslis (Allah'ın üç varlıktan ibaret olduğu) inancı üzerindeki tartışmayı yansıtmaktadır.

'Ahd-i Kadim' denen Tevrat'a gelince, onun da Yaratılış ve Tufan hakkında söyledikleri, modern ilmin gerçeklerine ters düşmektedir. Son yapılan araştırmalar, artık Tevrat'ın, eski çağlarda kabul edildiği gibi Hz. Musa'dan gelen orijinal bir kitap olduğunu kabule imkan bırakmamıştır. Bu araştırmalar, batıda Tevrat hakkındaki anlayışın değişmesine sebep olmuş ve özellikle gençler arasında bu mukaddes kitaplara karşı şüphe uyandırmıştır.

Modern ilim sonucunda Yahudi ve Hıristiyan kitaplarının kaynaklığından şüphe, Allah'a imanı bırakmaya da sebep olmuştur. Maalesef şüphe ile karışmış, çalkanmış akıllar, Allah'a inanmamayı tercih etmektedir. Fakat bunlar bilmiyorlar ki, Allah'ın vahyi Hz. İsa'da son bulmuş değildir. İslam'ın kendilerine vereceği çok şeyler vardır.



Biz, herhangi bir ön fikre bağlı kalmadan, çağımız bilgilerine dayalı olarak metafizik doktrinleri araştırırsak, mesela sonsuz küçüklükteki bölünmez parçayı, ya da hayat konusunu düşünürsek, bizi Allah'ın varlığını kabul zorlayan birçok sebep bulunduğunu görürüz. Şu hayat akışının ve devamının arkasında duran harika düzenin, şu kainattaki ince karmaşık düzenin bir yaratıcısı olduğunu anlamakta güçlük çekmeyiz.

Allah'ın gönderdiği dinin, kainat gerçeklerine aykırı düşmemesi gerekir. Elhamdülillah, din ile ilim arasındaki uygunluğu, Kur'an'ı uzun uzun araştırmaya başladığım zaman buldum. Tevrat'ı araştırırken ilimle din arasındaki aykırılık beni Tevrat'tan uzaklaştırmıştı. Halbuki Kur'an'ı okurken ilimle din arasında tam bir uygunluk gördüm.


Kur'an'da öyle ilmi gerçekler açıklanmıştır ki tarih ilimlerinden öğrendiğimize göre bu gerçekleri bir insanın söylemesine imkan yoktur. Kur'an'ın birçok ayetlerini anlamak için modern ilmi bilmek gerektiğine inanıyorum. Modern ilmin ışığı altında Kur'an'ı incelemek, zamanımızda en az bin yol sonrasının keşiflerini haber veren Kur'an'ın manasının anlaşılmasına yardım eder. 14 asır önce yaşamış bir insanın, bunları söylemesine imkan yoktur. Bu ilmi gerçekleri düşüncelerimizin önüne seren Kur'an, din ile ilim arasına, insan eliyle sokulmuş çelişkiyi de ortadan kaldırmıştır.

'Tevrat, Kur'an ve İlim' adıyla yayınladığım eserde, Kur'an'ın söylediklerinin, ilme nasıl uygun düştüğünü ayrıntılarıyla açıklamıştım. Kinatın yaratılışı hakkında Tevrat'ta bulduğumuz hataları Kur'an'da bulamıyoruz. Bu da batıda iddia edildiği gibi, Kur'an'ın, Tevrat'tan nakledildiği düşüncesini çürütür. Çünkü Kur'andaki olaylar, eğer Tevrat'tan nakledilerek anlatılsaydı, Tevrat'taki hataların aynen Kur'an'da da olması gerekirdi. Halbuki Kur'an'da bu hatalar yer almamıştır. Zaten bu konudaki durum, ilahi hükümde açıktır: "Kur'anı biz indirdik ve onu biz koruyacağız." (Hicr 9).



Modern astronomi, kainatın bir ilk kütleden zamanla parçalar halinde koparak oluştuğunu söylemektedir. Kur'an'da aynı şeyi bütün inceliğiyle söylemiştir. Kur'an, göklerde ve yerde görülen düzene, göklerin ve yerlerin çokluğuna, bizim dünyamıza benzer birçok dünyaların bulunduğuna işaret etmektedir. Modern astronomlar da, bu güneş sistemi dışında dünyamıza benzer yıldızların b ulunmasını çok muhtemel görmektedirler. Göklerin içeriği, yıldızlar, gezegenler, gökcisimlerinin hareketleri, birbirini izleyen gece ve gündüzün başa sarılan sarık gibi dünyaya dolanması, Kur'an'ın mucizevi izahlarındandır.

Kur'an'ın ayetlerini okuyan, bilimsel bilgiye sahip insaflı her ilim adamı, Kur'an'ın indiği çağda yaşayan bir insanın, bu sözleri kendiliğinden söylemesine imkan olmadığın kabul eder. Ben, 1976 yılında Paris Milli Tıp Akademisi'nde verdiğim konferansta bu gerçek üzerinde önemle durdum ve Kur'an'ın söylediklerine insan sözünün karışmadığını tarih gösteriyor dedim.

'Tevrat, Kur'an ve İlim' adlı kitabımda yaptığım gibi, burada bir örnek olarak Kur'an kıssasıyla Tevrat kıssasını karşılaştırmak istiyorum. Tevrat, Tufan olayı için öyle bir zaman göstermiştir ki tarih, o zaman hiçbir felaket olayının meydana geldiğine işaret etmiyor. Ama Kur'an, Tufan'ı, Allah'ı inkar eden Nuh kavmine verilen bir ceza olarak anlatıyor, herhangi bir zaman belirtmiyor. Bundan dolayı eleştiriye imkan bırakmıyor.

Kur'an, daha bunun gibi birçok kıssaları anlatırken, Tevrat'taki yanlışları ayıklayarak anlatmaktadır. O zaman, bütün tarihi olayların tek kaynağı Tevrat idi, arkeolojik araştırmalar yoktu. Eğer Hz. Muhammed, Kur'an kıssalarını Tevrat'tan alsaydı, ondaki yanlışları da aynen alacaktı. Başka bir tarih kaynağı bulunmadığına göre, o zamanki bir insanın Tevrat kıssalarını düzelterek anlatması, bu sözleri kendiliğinden söylemediğini, söylemesine de imkan olmadığını gösterir. Bu sözleri, sadece Allah'ın gerek vahyi olmakla izah edilebiliriz.



Tevrat'ta ve İncil'lerde insanların eliyle katmalar, çıkarmalar çok olduğundan, o kitaplarda ilme ve tarihi gerçeklere aykırı şeyler çoktur. Ama Kur'an'da ilmin kabul edemeyeceği hiçbir şey yoktur. Onun sözleri ispatlanmış, artık değişmeyecek olan k esin ilmi gerçeklere uygundur.

İşte bu durumlar, Batı memleketlerinde Hıristiyanlığın zayıflamasına yol açarken, İslam ülkelerinde bunun tersi olmakta, Müslümanlık güçlenmektedir. Bu zamanda genişleyen ve yayılan yegane din, İslam'dır. Uzun süre meçhul kalan Kur'an'ın ilmi gerçekleri, 20. asırda ortaya çıkmaktadır. Sizleri, "Böylece Allah ayetlerini size açıklıyor ki düşünesiniz." (Bakara 219) ayetini derin derin düşünmeye davet ediyorum.


 Zafer Derg., Ağustos 1987, sayı: 128, s. 10-11.


9 Ekim 2018 Salı

ALLAH NİÇİN İNSANLARDAN KULLUK İSTİYOR?

Selam Arkadaşlar;
İmam Hatip Ortaokulunda görev yaptığını belirten bir takipçim, bir hocanın kendisine “Allah niçin egoisttir diye bir soru sorulsa buna nasıl cevap verirsiniz?” diye bir soru yönelttiğini belirterek bu konuda benim düşüncelerimi sordu.
Bu sorunun bir Müslüman için ne kadar “iç gıcıklayıcı” bir soru olduğunun farkındayım. Bununla birlikte şöyle bir Kur’an’a baktığımızda Allah hakkında ağıza alınmayacak başka ifade ve üslupların, müşrikler ya da ehl-i kitap tarafından söz konusu edildiği bize anlatılmaktadır. Bunlar arasında “Allah cimridir”, “Allah çocuk edindi”, “Allah yoruldu” gibi ifadeler hemen ilk anda aklımıza gelenlerden. Kur’an, bu “iç gıcıklayıcı” ifadeleri aktarmakta bir beis görmemiş. Aktarmış ama tek tek bunların saçmalığını delilleriyle ortaya koymuş. Şu halde bizim de “Allah egoisttir” ifadesi için benzer bir denemede bulunmamıza bir mâni yok. Zira bu tip sorulara bizler de her an muhatap olabiliriz.
Öncelikle şuradan başlayalım: Bir kimseyi “Allah’ın egoist olduğu” düşüncesine sevk eden muhtemel sebepler neler olabilir? İslam açısından düşünüldüğünde bunun muhtemel sebepleri arasında şunlar zikredilebilir:
a) Rabbimizin Kur’an’da “ulûhiyet merkezli (teosentrik) bir dil” kullanması. Gerçekten de Kur’an’ı okuyan kimse daha ilk âyetinden başlamak üzere her bir yerde Allah’ın övülmesi, yüceltilmesi, O’na tövbe istiğfar edilmesi ile karşılaşır. Dahası gerek kâinatta gerekse insanlar arasında yaşanan olaylarda hep ilahî takdir başrolde zikredilir.
b) Allah’ın insanları ve cinleri kendisine kulluk etmeleri için yaratmış olması, İbadet edenleri cennetle, etmeyenleri cehennemle cezalandırması.
c) Allah'ın en çok kendisinin sevilmesini istemesi.
Peki bu iki husus, Allah’ın “egoist” olarak nitelenmesini haklı kılabilecek gerekçeler midir? Şimdi konuyu küçük başlıklarla ele alalım:
1. EGOİST NE DEMEK?
Bu soruya cevap verebilmek için önce “egoist” kelimesinin anlam çerçevesini netleştirmek gerekir. Egoist en yalın ifadesiyle “bencil” ve “kendi çıkarını düşünen kimse” olarak nitelenir. Peki “bencil” ne demektir? Sözlüklerde bencil “yalnızca veya öncelikle kendi çıkarını düşünen kimse” olarak tanımlanır. Sonuç itibarıyla “egoist” kelimesinin çağrıştırdığı ana tema “çıkar”dır. Sırf kendi çıkarını düşünmeyen veya öncelemeyen kimseye egoist denilmez. İkinci olarak bir egoistlikten söz edebilmek için benzer şartlara sahip birden fazla kişinin varlığını tasavvur etmek icap eder. Yani aynı durumda olan iki veya daha fazla kişi arasında bir egoizmden ve çıkar çatışmasından söz edilebilir.
Şimdi “Allah niçin egoisttir?” diye soru soran kişinin “Allah’ın yalnızca / öncelikle kendi çıkarını düşündüğü” ve "Allah ile diğer varlıkların eş seviyeli / aynı düzlemde varlıklar olduğu" fikrinden hareket ettiği anlaşılmaktadır. İşte bu iki nokta yanılgının temelini teşkil etmektedir.
2. ALLAH İÇİN "ÇIKAR" SÖZ KONUSU MUDUR?
Allah’ın her türlü ihtiyaçtan uzak bulunuşu, aynı zamanda O’nun her türlü çıkar düşüncesinden de uzak bulunduğunu gösterir. Zira “çıkar / menfaat / maslahat” ancak ve ancak “kazanma ve kaybetme” endişesi olan bir kimse hakkında söz konusu olabilir. Aç kalma endişesi olan kimsenin hazırda yemek bulundurması onun çıkarınadır. Soğuk havada dışarı çıkan kişinin üstünü sıkı giymesi onun çıkarınadır. Savaşa giden kimsenin yanında silah götürmesi onun çıkarınadır. Ama, hiçbir kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmayan, zarar / ziyan ve kayba uğrama endişesi taşımayan bir varlığın herhangi bir şeyi kendi çıkarı için yapacağını düşünmek, tanrıyı insana benzeten antropomorfist [insan biçimci tanrı] yaklaşımından başka bir şey değildir.
Allah’ın zâtî sıfatları arasında yer alan “kıyam bi nefsihî”, O’nun ne var olma ne de varlığını sürdürme konusunda herhangi bir varlığa ihtiyacının olmadığını, kendi varlığını kendisinin devam ettirdiğini gösterir. Yine O’nun “muhalefetün li’l-havâdis” diye isimlendirilen sıfatı, kendisi gibi ezelî olmayıp sonradan var olan varlıklardan farklı olduğunu ifade eder. Bu iki özellik, Allah’ın zâtî / zorunlu / O’ndan ayrı düşünülemeyecek iki özelliğidir. Şimdi bu iki özelliğe sahip bir varlığın “egoist” olarak nitelenmesi, bu iki özelliğin mahiyeti ile taban tabana zıttır.
3. ALLAH, DİĞER VARLIKLARLA EŞ SEVİYEDE MİDİR?
Egoist olmak, bir kimsenin kendisi ile aynı durumda olan varlıklara karşı kendi çıkarını öncelemesi anlamına gelir. Halbuki Allah, eşi, benzeri, zıddı olmayan bir varlıktır. O, Sameddir. Yani hiçbir şeye muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır. Hal böyle iken ezelî ve ebedî, sonsuz ilim ve kudret sahibi bir varlığın sınırlı, ölümlü, fani, âciz, zayıf varlıklara karşı egoist bir tavır takınmasını düşünmek, bu varlığın ya insanları kendi seviyesinde gördüğünü ya da kendisini insanlar seviyesinde gördüğünü gösterir. Oysa her iki düşünce de “hiçbir şey O’na denk değildir” âyetine taban tabana zıddır.
4. ALLAH'IN EMİR VE YASAKLARI KİMİN ÇIKARINA HİZMET EDİYOR?
Şimdi şu soruyu soralım: Allah’ın Kur’an’da yer alan emir ve yasakları kimin çıkarına hizmet ediyor?
İslam âlimlerinin tümü şu konuda söz birliği etmiştir: Dinde yer alan emir ve yasakların temel amacı, insanların yararını [maslahatını] gerçekleştirmek ve onlardan zararı [mefsedeti] gidermektir. Şu halde din, tanrının çıkarını korumak için değil insanın hem bu dünyada hem de âhirette huzur ve mutluluğunu sağlamak içindir. Dahası, İslam âlimleri dini tanımlarken “akıl sahibi varlıkları, kendi hür iradeleriyle dünya ve âhirette huzur ve mutluluğa sevk eden ilahî hükümler bütünüdür” şeklinde tanımlarlar. Öyleyse dinde yer alan farzların da adam öldürme, içki içme, zina, hırsızlık, gıybet vb. haramların da çıkarı / maslahatı tamamen kullara dönüktür.
Rabbimiz, kendisinin sonsuz zenginlik sahibi olduğunu, hiçbir şeye muhtaç olmadığını şu sözleriyle belirtmiştir:
“Ey insanlar! Allah'a muhtaç olan sizsiniz. Zengin ve övülmeye lâyık olan ancak O'dur. Allah dilerse sizi yok eder ve yerinize yeni bir halk getirir. Bu da Allah'a güç bir şey değildir.” (Fâtır, 15-15)
5. ALLAH NİÇİN İNSANLARDAN KULLUK İSTİYOR?
Peki Rabbimiz bizden niçin namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetleri istiyor? Bunda kendisinin çıkarı mı var? Elbette hayır! Bunda, ibadet eden varlıkların çıkarı söz konusu. Bunu iki açıdan ele alabiliriz.
a) Kur’an’da bu ibadetlerin de aslında maslahat ve menfaatinin yine kullara dönük olduğu ayrı ayrı anlatılmıştır. Kişi bu ibadetleri yapmadığında azgınlaşmaya, taşkınlık etmeye, kendisini diğer insanlardan üstün görmeye, tekebbüre başlar. Oysa bu ibadetleri hakkıyla yapan birisi kendisinin kul olduğunu, diğer insanlar üzerinde bir hâkimiyetinin bulunmadığını, kâinatın bir Rabbi bulunduğunu kabul ve itiraf ederek nefsinin kötü arzularına, şeytanın vesveselerine kanmaz. Yani ibadetin menfaat ve maslahatı yine kula dönük olur.
b) İnsanların ve cinlerin kulluk etmek için yaratılmış olması Allah'ın bununla -hâşâ- egoist duygularını tatmin için değildir. Zira insanlar ve cinler yaratılmadan önce melekler vardı ve onlar zaten Allah'a kulluk ediyorlardı.
Kaldı ki Allah Kur'an'da defalarca "Allah'ın âlemlere [onların kulluk ve ibadetine] hiçbir ihtiyacı yoktur" şeklinde vurgulamaktadır.
Şu halde insanların ve cinlerin Allah'a kulluk için yaratılmış olması, bu kullukla -hâşâ- Allah'ın noksanını tamamlamak, onun egoizmini tatmin etmek için değil kendilerini gerçekleştirebilmek içindir. Çünkü bu kulluk olmaksızın kendi varlıklarını gerçekleştirebilmeleri mümkün değildir. Bir bitki için su ne ise insan ve cinler için kulluk odur. Bitki su ile kendisini gerçekleştirir. İnsan ve cinler de kulluk ederek kendi varlıklarını gerçekleştirirler. Kulluktan uzaklaşan insan ve cinler, kendi fıtratlarına yabancılaşmış olurlar.
c) Peygamberimizin (s.a.v.) belirttiğine göre Allah'ın kuluna olan rahmet ve merhameti, bir annenin çocuğuna olan merhametinden daha fazladır. Bir anne çocuğuna karşı egoistlik yapabilir mi? Hem sonra Allah kulunun Rabbidir rakibi değil ki!
6. ALLAH, NİÇİN EN ÇOK KENDİSİNİN SEVİLMESİNİ İSTİYOR?
Allah (c.c.), sadece kendisinin sevilmesini istememiş ama "en çok" kendisinin sevilmesini istemiş, başka sevgilerin, kendi sevgisi önüne geçirilmesine müsaade etmemiştir. Bu, bencillikten kaynaklanan bir istek / talep değildir. Zira, başka bir varlığa ait sevginin Allah'ın sevgisinin önüne geçirilmesi kulun bütün yaşantısını ifsad edecek, kulu, sevdiği âciz varlığa karşı kul-köle yapacaktır. Oysa kul, Allah'tan başka bir varlığa kul-köle olduğunda kendi değerini yitirecek, kendisine tanınmış üstün makamdan düşecektir. Bu sebeple Yüce Allah Kur'an'da şöyle buyurur:
"De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez." (Tevbe, 24)
Allah sevgisine alternatif olmamak, Allah'ın rızasına uygun olmak kaydıyla kulları sevmek Allah'ın bir emri, bir âyetidir. Yüce Allah bu konuda şöyle buyurur:
"Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır." (Lokman, 14)
"Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O'nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır." (Rum, 21)
Bu konu, aslında başlı başına bir kitap yazılabilecek uzunlukta ele alınmayı hak eden bir meseledir. Biz, tam da bu soruya mükemmel bir cevap olan bir hadisi kudsî ile sözü noktalayalım. Peygamberimiz’in (s.a.v.) belirttiğine göre Rabbimiz (c.c.) şöyle buyurmuştur:
***
“Kullarım! Ben zulmetmeyi kendime haram kıldım. Onu sizin aranızda da haram kıldım. Artık birbirinize zulmetmeyiniz.
Kullarım! Benim hidâyet ettiklerim dışında hepiniz sapıtmışsınız. O halde benden hidâyet dileyin ki sizi doğruya ileteyim.
Kullarım! Benim doyurduklarım hariç, hepiniz açsınız. Benden yiyecek isteyin ki sizi doyurayım.
Kullarım! Benim giydirdiklerim hariç, hepiniz çıplaksınız. Benden giyecek isteyin ki sizi giydireyim.
Kullarım! Siz gece-gündüz günah işlemektesiniz, bütün günahları afveden de yalnızca benim. Benden af dileyin ki sizi bağışlayayım.
Kullarım! Bana zarar vermek elinizden gelmez ki, zarar verebilesiniz. Bana fayda vermeye gücünüz yetmez ki, fayda veresiniz.
Kullarım! Evveliniz ahiriniz, insanınız cinleriniz, en müttaki bir kişinin kalbi ve duygusuna sahip olsalar, bu benim mülkümde herhangi bir şey arttırmaz.
Kullarım! Evveliniz âhiriniz, insanınız cinleriniz, en günahkâr bir kişinin kalbi ve duygusuna sahip olsalar, bu benim mülkümden en küçük bir şey eksiltmez.
Kullarım! Evveliniz âhiriniz, insanınız cinleriniz bir yerde toplanıp benden istekte bulunacak olsalar, ben de her birine istediğini versem, bu benim mülkümden ancak, iğne denize daldırılıp çıkarıldığında denizden ne kadar eksiltebilirse işte o kadar azaltır. (Yani hiç bir şey eksiltmez.)
Kullarım! İşte sizin amelleriniz. Onları sizin için saklar, sonra onları size iâde ederim. Artık kim bir hayır bulursa Allah’a hamd etsin. Kim de hayırdan başka bir şey bulursa öz nefsinden başka kimseyi ayıplamasın.” (Müslim)

(Soner Duman /16.Mayıs.2017/Salı)

27 Ağustos 2018 Pazartesi

EN BÜYÜK ÖDÜL İÇİN YARIŞMAYA VAR MISIN?

Selam Arkadaşlar;

Aşağıdaki anlatı ve daha fazlası Prof. Halis Aydemir'in Maide 119 meal dersine ait kayıttadır.

Cenab-ı Hakkın insanlar bir şeyler için yarışıyorsa bunun için yarışsınlar dediği O'nun nazarında en büyük kazanım;

"Allah şöyle buyuracaktır: Bu, doğrulara, doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş ve kazanç budur. "Maide 119


Allah, onlara içinde ebedî kalacakları ve zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kazanç budur.  Tevbe 89

Onlar, bitiminde misk kokusu olan, mühürlenmiş saf bir içecekten içerler. Yarışanlar, bunun için yarışsınlar.  MUTAFFİFİN-26

Cenab-ı Allah'ın razıyım dediği ve kazanılacaksa böyle bir şey kazanılsın dediği ödül; ne üniversite sınavını kazanmaya benzer, ne iyi bir iş bulmaya benzer, ne iyi bir eş bulmaya, ne iyi bir maaş almaya benzer.  

Cenab-ı Allah tarafından garanti edilerek kişinin üzerine tapulanacak olan ödül en büyük kazanımdır. Çünkü diğer kazanımların hepsi aynı yere doğru akıp nihayetinde eşitlenerek sıfıra varıyor. 

Cenab-ı Allah aklını çalıştıran insanlar Benim verdiğim ödül için yarışmalıdır diyor. 

Bu düşünceyi daha çocukluktan itibaren çocuklarımıza işlemeliyiz. Hayat yolculuklarının sadece 20'li yaşlarda girecekleri işe, kazanacakları maaşa, kariyere bağlı olmadığını onlara anlatmalıyız.  Böyle yapmayıp örneklerimizi sadece kariyer planından seçerek "bak işte kendini kurtardı"  "hayatını kazandı" gibi deyimler Yüce Yaratıcının Kur'an'da öğrettiği yaşam algoritmasıyla hiç örtüşmez. 

Bu alt yapıyı çocuklarımıza sağlamadığımız takdirde bir bakıyorsun, çocuk 40'lı yaşlarına gelmiş diniyle alakalı ciddi bir araştırmanın içerine girmemiş hayatı kısa süreli bir sınav olarak görmeyip Yaratacısına sevip bağlanacağı süreçleri işletmekten uzak bir yaşam sürüyor.




Daha baştan itibaren çıtayı sonsuza dayamak burdaki her şeyin bittiğini tükendiğini ama esas kazanımın Allah katında olacağını başta kendi zihin dünyamıza yerleştirmek ve böyle bir toplum oluşturmak zorundayız.

YÜK 



KUR'AN ÜNİVERSİTESİ






VARLIĞI TANIRKEN VAR EDİCİSİNİ TANIMA SÜREÇLERİ

Selam Arkadaşlar; Aşağıdaki anlatı ve daha fazlası Prof. Halis Aydemir'in Nahl süresi 124-125 tefsir dersine ait kayıttadır. İnsanın...