12 Ekim 2018 Cuma

HAK VE SAHTE DİN FORMLARI ARASINDA FARKLAR?

Selam Arkadaşlar;

Hepsi de kitabı (Tevrat ve İncil'i) okumakta oldukları halde Yahudiler: Hıristiyanlar doğru yolda değillerdir, dediler. Hıristiyanlar da: Yahudiler doğru yolda değillerdir, dediler. (Kitabı) bilmeyenler de birbirleri hakkında tıpkı onların söylediklerini söylediler. Allah, ihtilâfa düştükleri hususlarda kıyamet günü onlar hakkında hükmünü verecektir. Bakara 113

Aşağıdaki anlatı ve daha fazlası Fahrettin Yıldız hoca'nın Bakara 113-121 tefsir dersine ait kayıttadır.

Ayette görüldüğü gibi iki grubun birbirini suçlama işini okumuş kimselerin başlattığı işaret ediliyor. Demek ki önce tarafların alimleri bu işi ileri sürmüş cahil kesimde onları takip edip böylece tepedeki artışma tabanda daha da sertleşerek seviyesizleşmiş her iki zümrede din davasını kin ve kan davasına dönüştürmüştürlerdir.

Görüyorsunuz ayet ne kadar aktüel ve güncel.
Bu durum sadece Yahudi ve Hiristiyanların değil aynı zamanda kendilerini mutlak doğrunun tek temsilcisi gibi gören kendi gruplarının dışındakilere Cennetin kapısını kapatıp onları Cehenneme gönderen herkesinde bu ayetin kapsamına girdiğini söylememiz mümkündür. Bilhakis doğruluk ve dürüstlük yolunda herkes kendi ayakları üzerinde yürümeye çalışması gerekmektedir.

Bugün bu ümmeti birliğe çağıran hocaların kendileri ne zaman bir araya gelecekler? Kendi yapmadığınız şeyleri başkalarında neden istiyorsunuz? Önce bizim bir araya gelmemiz lazım.

Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap gerektiren bir iştir. Saff 3

Bizler Peygamber efendimizin sünnetinin esnekliğini anlayamadık arkadaşlar. Herkes kendine yontmaya çalıştı. Hemen hemen herkes kendi dinini hak diğerini batıl saydığından Kur'an bu tekelci iddaalara karşı "dinul hak" kavramını kullanıyor. Ne demek bu? Gerçeğin dini. Kur'an gerçek din ve bu dine karşı oluşturulan sahte dinlerden bahsediyor. Bir gerçek din olacak birde bu dine karşı oluşturulmuş dinler olacak.

Hak din; Vahiy kaynaklı, insan ve hayat gerçeğiyle uyumlu, tevhid ilkesine dayanan fitri dindir ve bütün peygamberlere gelen din budur.


Cenab-ı Allah kendi dinini gerçeğin dini olarak adlandırmış ve elçisi önderlik meşalesiyle göndererek din kılıfı altında insanlara pazarlanan dinlerin hak dinin yerine geçmesini önleyeceğini garanti etmiştir. Ama bunu söylerken siz yatın ben yapacağım demiyor. Allah dinini zaten üstün kılar ama bu dinin hayatımızda hak ettiği yeri alabilmesi için hakikat peşinde olanların bütün sahte din formlarına karşı mücadeleye etmesi gerekmektedir.
Oysa bugün sahte din formları her bir grubun asli dini haline gelmiştir. Bunlarla mücadele etmeyi bırakın bunları savunur hale geldik. Onun için bu topraklarda İslamiyet'in hakimiyeti kalmamıştır.

Doğallığı ve genetiği bozulan şeyler nasıl hastalık üretiyorsa asli yapısı ve genetiği bozulmuş bir dinde hasta insanlar üretir. Öyle her din denilen şey din diyerek alıp yutmayın. Genetiği bozuk bir din anlayışını benimsersek hem dünyamınız hem de ahiretimizi kaybederiz.

Kur'an hak din vurgusu yaparak hem dini hem dindarları hemde bütün insanları kendi hevalarının peşinde koşturanlara karşı uyarıyor.

Dolayısı ile Cenab-ı Allah size din diye sunulan şeye dikkat edin, birincisi o sunulan dinin kendisi hak olmayabilir ikincisi o dini yaşayanlar gerçek dindar olmayabilir diyor.

Herkes başkalarını hak dine değilde kendi doğrusuna çağırırsa kargaşa ve kriz çıkar. Bugün herkes başkalarını kendi doğrusuna çağırmaktadır. Kur'an bu olumsuzlukların önüne geçmek için yapılan çağrının kişilerin kendi sahip oldukları görüşe değil Allah'a yapılmasını istiyor. Bununlada yetinmiyor herkesin üzerinde uzlaşabileceği doğruluk, dürüstlük ve erdemide temel değer olarak kabul ediyor. Bunları ortaya koyduğunuzda sahte dinlere yer yoktur.

(İnsanları) Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve "Ben müslümanlardanım" diyenden kimin sözü daha güzeldir? Fussilet 33

İnsan kesin bilgi taşımayan bir şeye başkasını çağırmamalı, kendisi de o şeye saplanıp kalmamalıdır. Adam bir yol tutturmuş gidiyor bilmesemde olur diyor.

isra 36 ile ilgili görsel sonucu

Biz önce kendimize bakmalıyız arkadaşlar. Kendi bilgi değerlerimizi ölçmeliyiz. Kur'an'ın oluşturduğu Müslüman aklı toptan atan veya toptan alan değil seçici davranandır. Seçici olacaksın arkadaş. Allah akıl vermiş sana.

Sözleri dinleyip en güzeline uyanları müjdele. İşte Allah'ın doğru yola ulaştırdığı bunlardır. Gerçek akıl sahipleri de bunlardır. Zümer 18

Kur'an' Kerim'de ey iman edenler diye başlayan ayetlerde hep müminlerin övüldüğünü mü zannediyorsunuz? Bu ayetlerin çoğunda hep müminlerin bir problemini düzeltmek için hitap ediyor Cenab-ı Allah. Siz hakikatin ardına düşüp hidayete erdiğinizde hidayetten sapanlar asla size zarar veremez diyor.

İnsanların bir konuda illa aynı görüşte olmaları beklenmez. Kur'an'ın çok tartışılan konulardan insandan beklentisi şudur; elinizden geldiği kadar bir konunun doğruluk ve kesinlik değerini ortaya koyama çalışın ama ulaştığınız sonucu mutlak doğru olarak başkalarına dayatmayın. Çünkü;

 "Her bilenin üstünde daha iyi bir bilen vardır." Yusuf 76

Fahrettin hocamızın bu dersi bugün sıkça tartışılan deizm konusunuda ışık tutmaktadır. Çünkü gördüğü sahte din formlarından rahatsız olup basiretini kullanarak doğrusunu araştırmak yerine dini elinin tersiyle itenlerde ayrı bir sahte din formu oluşturup kendi heva ve heveslerine uygun yaşamanın yollarını aramaktadırlar. Oysa hiç bir insan evladı hayatının başka sahasında böyle davranmamakta bir konunun en iyisini bulmak için gerektiğinde o konunun uzmanı olacak kadar çaba harcamayı göze almaktadır. Örneğin araba alacak bir kişi nerdeyse baştan bir araba dizayn edecek kadar bilgilenmenin önünü açmakta yolda kötü araba kullananları gördüğünde ben araba almaktan vazgeçiyorum dememektedir.

Kur’ân’ın Çağrısı:

Nüzul Sırasına Göre Kur’ân Tefsiri

İLAHİYATÇI YAZAR FAHRETTİN YILDIZ

http://www.kuranvakfi.com/












10 Ekim 2018 Çarşamba

MUKADDES KİTAPLAR VE KUR'AN

Selam Arkadaşlar;

Maurice (Moris), 1920 yılında Fransa'da doğdu. Eğitimini tıp doktoru olarak tamamladı. Daha sonra Paris Tıp Fakültesi'nde Cerrahi Kliniğini Başkanlığı yaptı. İyi bir Hıristiyan ve ünlü bir cerrah olarak tanındı. 
Bu şekilde tanınıp çalışmalarını devam ettirirken, Suudi Arabistan Kralı Faysal ile hastalığı sebebiyle tanıştı. Bu tanışma hayatında çok büyük değişikliklere bir başlangıç teşkil etti. 
Suudi Arabistan Kralı Faysal, kendisini tedavi eden doktoru Maurice'e Kur'ân-ı Kerim hediye etti. Aydın, bilgili ve iyi lisan bilgisine sahip olan kral ile ünlü doktoru arasında kısa zamanda sıcak bir dostluk ve arkadaşlık vücuda gelmişti. Çok önemli bir şahsiyetin hediyesini alan doktor, buna ayrı bir değer verdi ve Kur'ân-ı Kerim'i okumaya başladı. Bu okuma sırasında, muhtelif bilim dallarıyla ilgili önemli bilgilerin yer aldığını gördü. Kur'ân-ı Kerim'in on dört asır evvel nazil olduğunu bildiği için, söz konusu bilgilere daha dikkatli bir şekilde yaklaşım göstererek incelemelerine devam etti.


Kur'ân-ı Kerim üzerinde çalışmalarını devam ettiren doktoru, Kitap'ta geçen ilmi ifadelerle zamanın bilimsel bulgularının örtüştüğünü görmesi, daha da hayret verici bir durumda bıraktı. Söz konusu bilgilerin Kur'ân-ı Kerim tefsirlerinde yer almış oldukları şekliyle kabul etmede bir an tereddüt geçirdi. Eğer Kur'ân'da yer alan ilmî bilgiler doğruysa, bu kitap beşer kelaâmı olamazdı. Ancak, İlâhî bir eser olabilirdi. Tefsirlerde yer alan bilgilerin gerçekten Kur'ân'da yer alıp almadığını düşünmeye başladı. Söz konusu tefsirlerdeki bilgilerin yanıltıcı olabileceği düşüncesinden hareketle Arapça öğrenmeye başladı. Arapça dili üzerindeki çalışmaları sonucunda iyi bir lisan bilgisine sahip oldu ve Kur'ân Arapçası'nı öğrendi. 

Maurice, tefsirlerde yer alan bilimsel verilerin gerçekten Kur'ân'da yer aldığını, bir çok ayetin ilmi bilgiler ihtiva ettiğini bizzat kendi çalışması sonucu öğrendi. Aradan asırlar geçmesine ve muazzam teknolojik gelişmelere rağmen, Kur'ân'daki bilgilerle günümüzün bilimsel buluşlarının uyum içerisinde olduğunu tesbit etti. Bu çalışmalarının sonucunda Kur'ân-ı Kerim'in Allah tarafından gönderildiğine iman etti. Daha sonra, günümüze kadar çok sayıda baskı ve tercümesi yapılmış bulunan, "Tevrat, İnciller, Kur'ân-ı Kerim ve Bilim" adını taşıyan ünlü eserini yazdı. Müslüman olan ünlü doktor, yeni dini İslâmiyet'e büyük hizmetlerde bulundu. 

Kâinatta cereyan eden düzeni, intizam ve kanunları inceleyen bilim adamları asırlar boyunca ulaştıkları keşifleriyle bir taraftan insanlığa büyük hizmette bulunmuşken, diğer taraftan Yaratıcının kudreti karşısındaki hayretleri de kat kat artmıştır. Son dönemlerin dünyaca ünlü bilim adamı ve araştırmacılarından olan Kaptan Cousteau da bu hayranlığı hisseden bilim adamlarından olmuş, iki denizin sularının (Akdeniz ile Atlas Okyanusu) yan yana bulunmasına rağmen karışmadıklarını hayretler içinde görmüştür. Kendisi için, bundan da daha şaşırtıcı olanı, yeni keşfettiği hadisenin on dört asır evvel nazil olmuş olan Kur'ân-ı Kerim'de açık bir şekilde ifade edilmiş bulunmasıydı. 
Kaptan Cousteau'ya, Kur'ân-ı Kerim'in, "O Allah ki, denizi birbirine salıvermiştir. İşte şu pek tatlı ve susuzluğu giderici, şu da çok tuzlu ve acıdır. Aralarına ise, birbirlerine karışmalarını önleyen görünmez bir engel koymuştur" (Furkan 25/53; ayrıca, Rahman Sûresi 19-20 Âyetlerinde, "O iki denizi salıverdi ki, o denizler birbirleriyle karşılaşırlar. Aralarında ise bir engel vardır; birbirine karışmazlar" buyrulmuştur) âyetini bildiren Maurice, bilim adamını daha da hayretler içinde bırakmıştır. 

Prof. Maurice'in, "Tevrat, İnciller, Kur'ân-ı Kerim ve Bilim" adlı eseri, değişik yazarlar tarafından birkaç kez Türkçe'ye tercümesi yapıldığı gibi, muhtelif dillere de tercüme edilmiş ve çok sayıda okuyucuya ulaşmıştır. Bu sebepten ötürü, eser 1986 yılında "Altın Kitaplar Ödülü"ne lâyık görülüp ödüllendirilmiştir. Eserinde yazar; Tevrat, İncil ve Kur'ân-ı Kerim'deki ilmi bilgilerle günümüzde ilmin ulaştığı neticeleri kıyaslama yoluna gittiği gibi, üç kutsal kitabın nazil olduktan sonra, asrımıza ulaşıncaya kadar geçirdikleri aşamaları ve muhafaza ediliş şekilleri üzerinde de durarak bu açıdan da değerlendirmeye tabi tutmuştur. Eserin son olarak Prof. Suat Yıldırım tarafından Türkçe tercümesi (ikinci kez) yayımlanmıştır. Ünlü doktorun diğer ünlü bir eseri ise "İnsanın Kökeni Nedir?" adıyla Türkçe'ye çevrilmiş ve bu tercüme eser de önemli bir ilgi çekmiştir. 

Mukaddes Kitaplar ve Kur'an Aşağıda okuyacağınız yazı, Cezayir'de yapılan 12. 'İslam Düşüncesi Kongresi'nde Prof.Dr. Maurice Bucaille'in sunduğu 'Din, Mukaddes Kitaplar ve İlim' adlı tebliğin özetidir.
Yirminci asırda bizi Allah'a sevk eden sebepler nelerdir? Bugün ilmi araştırmalar, bazı kimselerin Allah'a inancını kuvvetlendirmekte iken, birçoklarını da bu imandan uzaklaştırmaktadır.

Bazı kimseler, geçmiş nesillerden bize miras kalan bütün tasdik kabiliyetini, ilim adına insandan soyup almak, yalnız akla dayanan ilimden başka hiçbir şeyi kabul etmemek, dini bir hayalden ibaret görme eğilimindedirler.

Bunlar, Eflatun'un Sokrat'tan anlattığı her şeyi kabul ederler. Fakat Tevrat'ın, İncil ve Kur'an'ın, Hz. Musa'dan anlattıklarını kabul etmezler.

Buna karşılık Allah'a inananlar da vardır. Fakat Batı ülkelerinde Allah'a inananların çoğu, eski terbiye ve alışkanlıklarının tesirinde bulunarak Mukaddes Kitaplar'a anlatılanların eleştirisine yanaşmazlar. Onların bu aşırı tutumu, batıda Allah'a inanma konusuna büyük zarar vermiştir. İnsan, çocukluk devrinde her duyduğunu kabul eder ama, ergenliğe erdikten sonra duyduklarını tenkit süzgecinden geçirir. İlimde görülen cazip gelişmeler, çağın gencini dinde şüpheye düşürmüştür. Yahudi ve Hıristiyan dininin hakimiyeti altında bulunan batıda bugün dini bilinç, büyük eğilimler, gittikçe gerilemektedir.

"Papazlık istatistiklerine göre 1965 yılında Fransa'da 3.600 papaz vardı. Her yıl ortalama 1.500 kişi papaz olarak yetişiyordu. 1965 yılından itibaren bu sayı azalmaya başladı. 1965'te papaz olmak için başvuranların sayısı 489 iken, 1976'da bu sayı 136'ya, 1977'de de 99'a düştü.

Batıda dini hayattan böylesine kaçışın sebebi, Tevrat ve İncil'lere güvenin kalmamasıdır. Vatikan Meclisi, dini kaynakların kritiğinden kaçınmıştı. Pek az araştırıcı dışında hiç kimse İncil'lerin, Hz. İsa'nın anlattıkları üzerinde şüphe etme cesaretini gösteremiyordu. Fakat 1970'den itibaren bu tutum değişmeye başladı. Yeni Hıristiyan İlahiyatçılar, modern ilim, dil, arkeoloji, tarihi vesikalar karşısında İncilleri araştırmaya başladılar. Bugün artık İncillerin, çeşitli cemaatlerin, Hz. İsa hakkındaki düşüncelerinin derlenmesinden ibaret olduğunu kabul etmektedirler. Çünkü Hz. İsa'nın peygamberliğine ait olaylar, çeşitli cemaatlerde yetişen İncil sahiplerinin görüşlerine göre yorumlanmış ve öyle kaleme alınmıştır.



II. Vatikan Konseyi, İncillerde eksikler, hatta batıl şeyler bulunduğunu ve İncil'leri düzeltmek gerektiğini açıklamıştır. Hıristiyan araştırmacılara göre İnciller, çeşitli cemaatler arasında Hz. İsa hakkında ağızdan ağza dolaşan rivayetlerin derlenip bir araya getirilmesiyle vücut bulduğu için bu kitaplarda birbirine aykırı şeyler katılmıştır. Paris Katolik Enstitüsü profesörü M. P. Karuncisr de İncillerin bu durumuna işaret etmiştir. İlk insanlar, belli bir görüşü yerleştirmek istiyorlardı. Hz. İsa hakkında çeşitli kanaatlere sahip olan ve birbiriyle de mücadele eden Hıristiyan topluluklarından her biri, kendi özel görüşünü hakim kılmak için kitaplar derlediler. İşte İncil'ler böylece ortaya çıktı.


İçinde aklın asla kabul edemeyeceği şeyleri taşıyan İncil'leri biz, nasıl Allah'ın vahyi sayacağız? İsa'nın soyu hakkında Luka ve Matta'nın verdiği listeler birbirini tutmamaktadır. Özellikle Luka'nın listesinin yanlış olduğu açıkça görülmektedir. Luka, Hz. İsa için, Adem'den itibaren yetmiş beş ata saymaktadır. Halbuki 20. asırda, insanın dünyada yaratılış tarihi hakkında bildiklerimiz, bu İncil rivayetini kabule imkan bırakmamıştır. Peki Allah, gerçeklere aykırı şeyleri nasıl vahyeder, insanlara gerçeğe aykırı bilgiler verir? İncil'lerde daha bunun gibi, gerçeklere aykırı düşen, birbirini tutmaz çok şeyler vardır. Bu çelişkiler, yalnız olaylara ilişkin kalmamakta, bizzat inanç alanında da görülmektedir. Aralarında İngiltere Kilise Mezhebi Komisyon Başkanı'nın da buluğdu yedi İngiliz İlahiyatçısının, 1977&de yayınladıkları 'Mücessem (Cisimleşmiş) İlah Vehmi' adlı araştırmaları, teslis (Allah'ın üç varlıktan ibaret olduğu) inancı üzerindeki tartışmayı yansıtmaktadır.

'Ahd-i Kadim' denen Tevrat'a gelince, onun da Yaratılış ve Tufan hakkında söyledikleri, modern ilmin gerçeklerine ters düşmektedir. Son yapılan araştırmalar, artık Tevrat'ın, eski çağlarda kabul edildiği gibi Hz. Musa'dan gelen orijinal bir kitap olduğunu kabule imkan bırakmamıştır. Bu araştırmalar, batıda Tevrat hakkındaki anlayışın değişmesine sebep olmuş ve özellikle gençler arasında bu mukaddes kitaplara karşı şüphe uyandırmıştır.

Modern ilim sonucunda Yahudi ve Hıristiyan kitaplarının kaynaklığından şüphe, Allah'a imanı bırakmaya da sebep olmuştur. Maalesef şüphe ile karışmış, çalkanmış akıllar, Allah'a inanmamayı tercih etmektedir. Fakat bunlar bilmiyorlar ki, Allah'ın vahyi Hz. İsa'da son bulmuş değildir. İslam'ın kendilerine vereceği çok şeyler vardır.



Biz, herhangi bir ön fikre bağlı kalmadan, çağımız bilgilerine dayalı olarak metafizik doktrinleri araştırırsak, mesela sonsuz küçüklükteki bölünmez parçayı, ya da hayat konusunu düşünürsek, bizi Allah'ın varlığını kabul zorlayan birçok sebep bulunduğunu görürüz. Şu hayat akışının ve devamının arkasında duran harika düzenin, şu kainattaki ince karmaşık düzenin bir yaratıcısı olduğunu anlamakta güçlük çekmeyiz.

Allah'ın gönderdiği dinin, kainat gerçeklerine aykırı düşmemesi gerekir. Elhamdülillah, din ile ilim arasındaki uygunluğu, Kur'an'ı uzun uzun araştırmaya başladığım zaman buldum. Tevrat'ı araştırırken ilimle din arasındaki aykırılık beni Tevrat'tan uzaklaştırmıştı. Halbuki Kur'an'ı okurken ilimle din arasında tam bir uygunluk gördüm.


Kur'an'da öyle ilmi gerçekler açıklanmıştır ki tarih ilimlerinden öğrendiğimize göre bu gerçekleri bir insanın söylemesine imkan yoktur. Kur'an'ın birçok ayetlerini anlamak için modern ilmi bilmek gerektiğine inanıyorum. Modern ilmin ışığı altında Kur'an'ı incelemek, zamanımızda en az bin yol sonrasının keşiflerini haber veren Kur'an'ın manasının anlaşılmasına yardım eder. 14 asır önce yaşamış bir insanın, bunları söylemesine imkan yoktur. Bu ilmi gerçekleri düşüncelerimizin önüne seren Kur'an, din ile ilim arasına, insan eliyle sokulmuş çelişkiyi de ortadan kaldırmıştır.

'Tevrat, Kur'an ve İlim' adıyla yayınladığım eserde, Kur'an'ın söylediklerinin, ilme nasıl uygun düştüğünü ayrıntılarıyla açıklamıştım. Kinatın yaratılışı hakkında Tevrat'ta bulduğumuz hataları Kur'an'da bulamıyoruz. Bu da batıda iddia edildiği gibi, Kur'an'ın, Tevrat'tan nakledildiği düşüncesini çürütür. Çünkü Kur'andaki olaylar, eğer Tevrat'tan nakledilerek anlatılsaydı, Tevrat'taki hataların aynen Kur'an'da da olması gerekirdi. Halbuki Kur'an'da bu hatalar yer almamıştır. Zaten bu konudaki durum, ilahi hükümde açıktır: "Kur'anı biz indirdik ve onu biz koruyacağız." (Hicr 9).



Modern astronomi, kainatın bir ilk kütleden zamanla parçalar halinde koparak oluştuğunu söylemektedir. Kur'an'da aynı şeyi bütün inceliğiyle söylemiştir. Kur'an, göklerde ve yerde görülen düzene, göklerin ve yerlerin çokluğuna, bizim dünyamıza benzer birçok dünyaların bulunduğuna işaret etmektedir. Modern astronomlar da, bu güneş sistemi dışında dünyamıza benzer yıldızların b ulunmasını çok muhtemel görmektedirler. Göklerin içeriği, yıldızlar, gezegenler, gökcisimlerinin hareketleri, birbirini izleyen gece ve gündüzün başa sarılan sarık gibi dünyaya dolanması, Kur'an'ın mucizevi izahlarındandır.

Kur'an'ın ayetlerini okuyan, bilimsel bilgiye sahip insaflı her ilim adamı, Kur'an'ın indiği çağda yaşayan bir insanın, bu sözleri kendiliğinden söylemesine imkan olmadığın kabul eder. Ben, 1976 yılında Paris Milli Tıp Akademisi'nde verdiğim konferansta bu gerçek üzerinde önemle durdum ve Kur'an'ın söylediklerine insan sözünün karışmadığını tarih gösteriyor dedim.

'Tevrat, Kur'an ve İlim' adlı kitabımda yaptığım gibi, burada bir örnek olarak Kur'an kıssasıyla Tevrat kıssasını karşılaştırmak istiyorum. Tevrat, Tufan olayı için öyle bir zaman göstermiştir ki tarih, o zaman hiçbir felaket olayının meydana geldiğine işaret etmiyor. Ama Kur'an, Tufan'ı, Allah'ı inkar eden Nuh kavmine verilen bir ceza olarak anlatıyor, herhangi bir zaman belirtmiyor. Bundan dolayı eleştiriye imkan bırakmıyor.

Kur'an, daha bunun gibi birçok kıssaları anlatırken, Tevrat'taki yanlışları ayıklayarak anlatmaktadır. O zaman, bütün tarihi olayların tek kaynağı Tevrat idi, arkeolojik araştırmalar yoktu. Eğer Hz. Muhammed, Kur'an kıssalarını Tevrat'tan alsaydı, ondaki yanlışları da aynen alacaktı. Başka bir tarih kaynağı bulunmadığına göre, o zamanki bir insanın Tevrat kıssalarını düzelterek anlatması, bu sözleri kendiliğinden söylemediğini, söylemesine de imkan olmadığını gösterir. Bu sözleri, sadece Allah'ın gerek vahyi olmakla izah edilebiliriz.



Tevrat'ta ve İncil'lerde insanların eliyle katmalar, çıkarmalar çok olduğundan, o kitaplarda ilme ve tarihi gerçeklere aykırı şeyler çoktur. Ama Kur'an'da ilmin kabul edemeyeceği hiçbir şey yoktur. Onun sözleri ispatlanmış, artık değişmeyecek olan k esin ilmi gerçeklere uygundur.

İşte bu durumlar, Batı memleketlerinde Hıristiyanlığın zayıflamasına yol açarken, İslam ülkelerinde bunun tersi olmakta, Müslümanlık güçlenmektedir. Bu zamanda genişleyen ve yayılan yegane din, İslam'dır. Uzun süre meçhul kalan Kur'an'ın ilmi gerçekleri, 20. asırda ortaya çıkmaktadır. Sizleri, "Böylece Allah ayetlerini size açıklıyor ki düşünesiniz." (Bakara 219) ayetini derin derin düşünmeye davet ediyorum.


 Zafer Derg., Ağustos 1987, sayı: 128, s. 10-11.


9 Ekim 2018 Salı

ALLAH NİÇİN İNSANLARDAN KULLUK İSTİYOR?

Selam Arkadaşlar;
İmam Hatip Ortaokulunda görev yaptığını belirten bir takipçim, bir hocanın kendisine “Allah niçin egoisttir diye bir soru sorulsa buna nasıl cevap verirsiniz?” diye bir soru yönelttiğini belirterek bu konuda benim düşüncelerimi sordu.
Bu sorunun bir Müslüman için ne kadar “iç gıcıklayıcı” bir soru olduğunun farkındayım. Bununla birlikte şöyle bir Kur’an’a baktığımızda Allah hakkında ağıza alınmayacak başka ifade ve üslupların, müşrikler ya da ehl-i kitap tarafından söz konusu edildiği bize anlatılmaktadır. Bunlar arasında “Allah cimridir”, “Allah çocuk edindi”, “Allah yoruldu” gibi ifadeler hemen ilk anda aklımıza gelenlerden. Kur’an, bu “iç gıcıklayıcı” ifadeleri aktarmakta bir beis görmemiş. Aktarmış ama tek tek bunların saçmalığını delilleriyle ortaya koymuş. Şu halde bizim de “Allah egoisttir” ifadesi için benzer bir denemede bulunmamıza bir mâni yok. Zira bu tip sorulara bizler de her an muhatap olabiliriz.
Öncelikle şuradan başlayalım: Bir kimseyi “Allah’ın egoist olduğu” düşüncesine sevk eden muhtemel sebepler neler olabilir? İslam açısından düşünüldüğünde bunun muhtemel sebepleri arasında şunlar zikredilebilir:
a) Rabbimizin Kur’an’da “ulûhiyet merkezli (teosentrik) bir dil” kullanması. Gerçekten de Kur’an’ı okuyan kimse daha ilk âyetinden başlamak üzere her bir yerde Allah’ın övülmesi, yüceltilmesi, O’na tövbe istiğfar edilmesi ile karşılaşır. Dahası gerek kâinatta gerekse insanlar arasında yaşanan olaylarda hep ilahî takdir başrolde zikredilir.
b) Allah’ın insanları ve cinleri kendisine kulluk etmeleri için yaratmış olması, İbadet edenleri cennetle, etmeyenleri cehennemle cezalandırması.
c) Allah'ın en çok kendisinin sevilmesini istemesi.
Peki bu iki husus, Allah’ın “egoist” olarak nitelenmesini haklı kılabilecek gerekçeler midir? Şimdi konuyu küçük başlıklarla ele alalım:
1. EGOİST NE DEMEK?
Bu soruya cevap verebilmek için önce “egoist” kelimesinin anlam çerçevesini netleştirmek gerekir. Egoist en yalın ifadesiyle “bencil” ve “kendi çıkarını düşünen kimse” olarak nitelenir. Peki “bencil” ne demektir? Sözlüklerde bencil “yalnızca veya öncelikle kendi çıkarını düşünen kimse” olarak tanımlanır. Sonuç itibarıyla “egoist” kelimesinin çağrıştırdığı ana tema “çıkar”dır. Sırf kendi çıkarını düşünmeyen veya öncelemeyen kimseye egoist denilmez. İkinci olarak bir egoistlikten söz edebilmek için benzer şartlara sahip birden fazla kişinin varlığını tasavvur etmek icap eder. Yani aynı durumda olan iki veya daha fazla kişi arasında bir egoizmden ve çıkar çatışmasından söz edilebilir.
Şimdi “Allah niçin egoisttir?” diye soru soran kişinin “Allah’ın yalnızca / öncelikle kendi çıkarını düşündüğü” ve "Allah ile diğer varlıkların eş seviyeli / aynı düzlemde varlıklar olduğu" fikrinden hareket ettiği anlaşılmaktadır. İşte bu iki nokta yanılgının temelini teşkil etmektedir.
2. ALLAH İÇİN "ÇIKAR" SÖZ KONUSU MUDUR?
Allah’ın her türlü ihtiyaçtan uzak bulunuşu, aynı zamanda O’nun her türlü çıkar düşüncesinden de uzak bulunduğunu gösterir. Zira “çıkar / menfaat / maslahat” ancak ve ancak “kazanma ve kaybetme” endişesi olan bir kimse hakkında söz konusu olabilir. Aç kalma endişesi olan kimsenin hazırda yemek bulundurması onun çıkarınadır. Soğuk havada dışarı çıkan kişinin üstünü sıkı giymesi onun çıkarınadır. Savaşa giden kimsenin yanında silah götürmesi onun çıkarınadır. Ama, hiçbir kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmayan, zarar / ziyan ve kayba uğrama endişesi taşımayan bir varlığın herhangi bir şeyi kendi çıkarı için yapacağını düşünmek, tanrıyı insana benzeten antropomorfist [insan biçimci tanrı] yaklaşımından başka bir şey değildir.
Allah’ın zâtî sıfatları arasında yer alan “kıyam bi nefsihî”, O’nun ne var olma ne de varlığını sürdürme konusunda herhangi bir varlığa ihtiyacının olmadığını, kendi varlığını kendisinin devam ettirdiğini gösterir. Yine O’nun “muhalefetün li’l-havâdis” diye isimlendirilen sıfatı, kendisi gibi ezelî olmayıp sonradan var olan varlıklardan farklı olduğunu ifade eder. Bu iki özellik, Allah’ın zâtî / zorunlu / O’ndan ayrı düşünülemeyecek iki özelliğidir. Şimdi bu iki özelliğe sahip bir varlığın “egoist” olarak nitelenmesi, bu iki özelliğin mahiyeti ile taban tabana zıttır.
3. ALLAH, DİĞER VARLIKLARLA EŞ SEVİYEDE MİDİR?
Egoist olmak, bir kimsenin kendisi ile aynı durumda olan varlıklara karşı kendi çıkarını öncelemesi anlamına gelir. Halbuki Allah, eşi, benzeri, zıddı olmayan bir varlıktır. O, Sameddir. Yani hiçbir şeye muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır. Hal böyle iken ezelî ve ebedî, sonsuz ilim ve kudret sahibi bir varlığın sınırlı, ölümlü, fani, âciz, zayıf varlıklara karşı egoist bir tavır takınmasını düşünmek, bu varlığın ya insanları kendi seviyesinde gördüğünü ya da kendisini insanlar seviyesinde gördüğünü gösterir. Oysa her iki düşünce de “hiçbir şey O’na denk değildir” âyetine taban tabana zıddır.
4. ALLAH'IN EMİR VE YASAKLARI KİMİN ÇIKARINA HİZMET EDİYOR?
Şimdi şu soruyu soralım: Allah’ın Kur’an’da yer alan emir ve yasakları kimin çıkarına hizmet ediyor?
İslam âlimlerinin tümü şu konuda söz birliği etmiştir: Dinde yer alan emir ve yasakların temel amacı, insanların yararını [maslahatını] gerçekleştirmek ve onlardan zararı [mefsedeti] gidermektir. Şu halde din, tanrının çıkarını korumak için değil insanın hem bu dünyada hem de âhirette huzur ve mutluluğunu sağlamak içindir. Dahası, İslam âlimleri dini tanımlarken “akıl sahibi varlıkları, kendi hür iradeleriyle dünya ve âhirette huzur ve mutluluğa sevk eden ilahî hükümler bütünüdür” şeklinde tanımlarlar. Öyleyse dinde yer alan farzların da adam öldürme, içki içme, zina, hırsızlık, gıybet vb. haramların da çıkarı / maslahatı tamamen kullara dönüktür.
Rabbimiz, kendisinin sonsuz zenginlik sahibi olduğunu, hiçbir şeye muhtaç olmadığını şu sözleriyle belirtmiştir:
“Ey insanlar! Allah'a muhtaç olan sizsiniz. Zengin ve övülmeye lâyık olan ancak O'dur. Allah dilerse sizi yok eder ve yerinize yeni bir halk getirir. Bu da Allah'a güç bir şey değildir.” (Fâtır, 15-15)
5. ALLAH NİÇİN İNSANLARDAN KULLUK İSTİYOR?
Peki Rabbimiz bizden niçin namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetleri istiyor? Bunda kendisinin çıkarı mı var? Elbette hayır! Bunda, ibadet eden varlıkların çıkarı söz konusu. Bunu iki açıdan ele alabiliriz.
a) Kur’an’da bu ibadetlerin de aslında maslahat ve menfaatinin yine kullara dönük olduğu ayrı ayrı anlatılmıştır. Kişi bu ibadetleri yapmadığında azgınlaşmaya, taşkınlık etmeye, kendisini diğer insanlardan üstün görmeye, tekebbüre başlar. Oysa bu ibadetleri hakkıyla yapan birisi kendisinin kul olduğunu, diğer insanlar üzerinde bir hâkimiyetinin bulunmadığını, kâinatın bir Rabbi bulunduğunu kabul ve itiraf ederek nefsinin kötü arzularına, şeytanın vesveselerine kanmaz. Yani ibadetin menfaat ve maslahatı yine kula dönük olur.
b) İnsanların ve cinlerin kulluk etmek için yaratılmış olması Allah'ın bununla -hâşâ- egoist duygularını tatmin için değildir. Zira insanlar ve cinler yaratılmadan önce melekler vardı ve onlar zaten Allah'a kulluk ediyorlardı.
Kaldı ki Allah Kur'an'da defalarca "Allah'ın âlemlere [onların kulluk ve ibadetine] hiçbir ihtiyacı yoktur" şeklinde vurgulamaktadır.
Şu halde insanların ve cinlerin Allah'a kulluk için yaratılmış olması, bu kullukla -hâşâ- Allah'ın noksanını tamamlamak, onun egoizmini tatmin etmek için değil kendilerini gerçekleştirebilmek içindir. Çünkü bu kulluk olmaksızın kendi varlıklarını gerçekleştirebilmeleri mümkün değildir. Bir bitki için su ne ise insan ve cinler için kulluk odur. Bitki su ile kendisini gerçekleştirir. İnsan ve cinler de kulluk ederek kendi varlıklarını gerçekleştirirler. Kulluktan uzaklaşan insan ve cinler, kendi fıtratlarına yabancılaşmış olurlar.
c) Peygamberimizin (s.a.v.) belirttiğine göre Allah'ın kuluna olan rahmet ve merhameti, bir annenin çocuğuna olan merhametinden daha fazladır. Bir anne çocuğuna karşı egoistlik yapabilir mi? Hem sonra Allah kulunun Rabbidir rakibi değil ki!
6. ALLAH, NİÇİN EN ÇOK KENDİSİNİN SEVİLMESİNİ İSTİYOR?
Allah (c.c.), sadece kendisinin sevilmesini istememiş ama "en çok" kendisinin sevilmesini istemiş, başka sevgilerin, kendi sevgisi önüne geçirilmesine müsaade etmemiştir. Bu, bencillikten kaynaklanan bir istek / talep değildir. Zira, başka bir varlığa ait sevginin Allah'ın sevgisinin önüne geçirilmesi kulun bütün yaşantısını ifsad edecek, kulu, sevdiği âciz varlığa karşı kul-köle yapacaktır. Oysa kul, Allah'tan başka bir varlığa kul-köle olduğunda kendi değerini yitirecek, kendisine tanınmış üstün makamdan düşecektir. Bu sebeple Yüce Allah Kur'an'da şöyle buyurur:
"De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez." (Tevbe, 24)
Allah sevgisine alternatif olmamak, Allah'ın rızasına uygun olmak kaydıyla kulları sevmek Allah'ın bir emri, bir âyetidir. Yüce Allah bu konuda şöyle buyurur:
"Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır." (Lokman, 14)
"Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O'nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır." (Rum, 21)
Bu konu, aslında başlı başına bir kitap yazılabilecek uzunlukta ele alınmayı hak eden bir meseledir. Biz, tam da bu soruya mükemmel bir cevap olan bir hadisi kudsî ile sözü noktalayalım. Peygamberimiz’in (s.a.v.) belirttiğine göre Rabbimiz (c.c.) şöyle buyurmuştur:
***
“Kullarım! Ben zulmetmeyi kendime haram kıldım. Onu sizin aranızda da haram kıldım. Artık birbirinize zulmetmeyiniz.
Kullarım! Benim hidâyet ettiklerim dışında hepiniz sapıtmışsınız. O halde benden hidâyet dileyin ki sizi doğruya ileteyim.
Kullarım! Benim doyurduklarım hariç, hepiniz açsınız. Benden yiyecek isteyin ki sizi doyurayım.
Kullarım! Benim giydirdiklerim hariç, hepiniz çıplaksınız. Benden giyecek isteyin ki sizi giydireyim.
Kullarım! Siz gece-gündüz günah işlemektesiniz, bütün günahları afveden de yalnızca benim. Benden af dileyin ki sizi bağışlayayım.
Kullarım! Bana zarar vermek elinizden gelmez ki, zarar verebilesiniz. Bana fayda vermeye gücünüz yetmez ki, fayda veresiniz.
Kullarım! Evveliniz ahiriniz, insanınız cinleriniz, en müttaki bir kişinin kalbi ve duygusuna sahip olsalar, bu benim mülkümde herhangi bir şey arttırmaz.
Kullarım! Evveliniz âhiriniz, insanınız cinleriniz, en günahkâr bir kişinin kalbi ve duygusuna sahip olsalar, bu benim mülkümden en küçük bir şey eksiltmez.
Kullarım! Evveliniz âhiriniz, insanınız cinleriniz bir yerde toplanıp benden istekte bulunacak olsalar, ben de her birine istediğini versem, bu benim mülkümden ancak, iğne denize daldırılıp çıkarıldığında denizden ne kadar eksiltebilirse işte o kadar azaltır. (Yani hiç bir şey eksiltmez.)
Kullarım! İşte sizin amelleriniz. Onları sizin için saklar, sonra onları size iâde ederim. Artık kim bir hayır bulursa Allah’a hamd etsin. Kim de hayırdan başka bir şey bulursa öz nefsinden başka kimseyi ayıplamasın.” (Müslim)

(Soner Duman /16.Mayıs.2017/Salı)

27 Ağustos 2018 Pazartesi

BÜTÜN DÜNYAYA MÜJDE YARIŞACAKSANIZ BUNUN İÇİN YARIŞIN

Selam Arkadaşlar;

Aşağıdaki anlatı ve daha fazlası Prof. Halis Aydemir'in Maide 119 meal dersine ait kayıttadır.

Cenab-ı Hakkın insanlar bir şeyler için yarışıyorsa bunun için yarışsınlar dediği O'nun nazarında en büyük kazanım;

"Allah şöyle buyuracaktır: Bu, doğrulara, doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş ve kazanç budur. "Maide 119


Allah, onlara içinde ebedî kalacakları ve zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kazanç budur.  Tevbe 89

Onlar, bitiminde misk kokusu olan, mühürlenmiş saf bir içecekten içerler. Yarışanlar, bunun için yarışsınlar.  MUTAFFİFİN-26

Cenab-ı Allah'ın razıyım dediği ve kazanılacaksa böyle bir şey kazanılsın dediği ödül; ne üniversite sınavını kazanmaya benzer, ne iyi bir iş bulmaya benzer, ne iyi bir eş bulmaya, ne iyi bir maaş almaya benzer.  

Cenab-ı Allah tarafından garanti edilerek kişinin üzerine tapulanacak olan ödül en büyük kazanımdır. Çünkü diğer kazanımların hepsi aynı yere doğru akıp nihayetinde eşitlenerek sıfıra varıyor. 

Cenab-ı Allah aklını çalıştıran insanlar Benim verdiğim ödül için yarışmalıdır diyor. 

Bu düşünceyi daha çocukluktan itibaren çocuklarımıza işlemeliyiz. Hayat yolculuklarının sadece 20'li yaşlarda girecekleri işe, kazanacakları maaşa, kariyere bağlı olmadığını onlara anlatmalıyız.  Böyle yapmayıp örneklerimizi sadece kariyer planından seçerek "bak işte kendini kurtardı"  "hayatını kazandı" gibi deyimler Yüce Yaratıcının Kur'an'da öğrettiği yaşam algoritmayla hiç örtüşmez. 

Bu alt yapıyı çocuklarımıza sağlamadığımız takdirde bir bakıyorsun, çocuk 40'lı yaşlarına gelmiş diniyle alakalı ciddi bir araştırmanın içerine girmemiş hayatı kısa süreli bir sınav olarak görmeyip Yaratacısına sevip bağlanacağı süreçleri işletmekten uzak bir yaşam sürüyor.




Daha baştan itibaren çıtayı sonsuza dayamak burdaki her şeyin bittiğini tükendiğini ama esas kazanımın Allah katında olacağını başta kendi zihin dünyamıza yerleştirmek ve böyle bir toplum oluşturmak zorundayız.

Cenab-ı Allah insanları bu ödülü kazanmaları için adeta kışkırtmakta ve özendirmektedir.



KUR'AN ÜNİVERSİTESİ






10 Ağustos 2018 Cuma

İNSAN EMBRİYOSUNUN KUR'AN'DA'Kİ BETİMLEMELERİ

Selam Arkadaşlar;

Bugünkü embriyoloji ilminin tesbitleriyle Kur’ân ve hadisi karşılaştıran Kanadalı Profesör Keith L. Moore şunu söylemektedir: “Kur’ân âyetlerinin ve hadislerin açıklamalarının bugünkü müsbet ilimlerle de doğrulanmıştır. Din ile ilim arasında yıllar boyu bırakılan mesafenin, Kur’ân ve hadislerin hakikatlerinin anlaşılması ile kapatılabileceğine inanmaktayım.”

İnsan emriyosunun Kur'an'daki betimlemeleri, yedinci yüzyılın bilimsel birikimine göre yapılmış olamaz. Buradan çıkarılacak tek mantıklı sonuç, bu betimlemelerin Muhammed'e Alah tarafından vahyedilmiş olmasıdır.


Prof. Dr. Keith L. Moore, neşrettiği ilmî makalesinde, Kur’ân ve hadisten embriyoloji mevzuunda tesbit ettiği mu’cizelere şöyle işaret ediyordu: “Embriyoloji mevzuundaki ilk çalışmalar, bildiğimiz kadarıyla M. Ö. 4. asırda yapılmış ve gelişen civciv embriyonları incelenerek mukayeseli bir neticeye varılmak istenmişti. Bu çalışmanın üzerinden geçen yaklaşık 2000 yıl boyunca embriyolojide dikkate değer bir gelişme görülmedi. Ve mikroskobun 17. yüzyılda keşfedilmesiyle insan hücresindeki embriyolojik safhalar belirlenmeye başladı. Birkaç yıl boyunca Kur’ân ve hadisler üzerinde çalışma yaparak insanın embriyolojik gelişmesini inceledim ve 7. yüzyılda insanlığa gönderilen bu ilâhî kitaptaki ilmî hakikatlerle tam uyum gösteren bilgiler karşısında şaşırıp kaldım.
Şimdi Kur’ân’dan seçtiğim âyetleri, embriyolojideki son gelişmelerin ışığındaki bilgilere dayanarak ele alacağım.
İnsanoğlunun ana rahminde devreler halinde geliştiği, bir fikir olarak 1942 yılında ortaya atılmış, ancak, bugün de geçerli olan son bilgiler, 1974 yılında herkes tarafından kabul edilmiştir. Halbuki, Kur’ân, Zümer Sûresi 6. âyette mealen: “Allah sizi tek bir nefisten yarattı, sonra da ondan eşini yarattı. Sizin için hayvanlardan sekiz eş meydana getirdi. Sizi de annelerinizin karınlarında üç katlı karanlık içinde çeşitli safhalardan geçirerek yaratıyor. İşte bu yaratıcı, Rabbiniz Allah’tır. Mülk O’nundur. O’ndan başka ilah yoktur. Öyleyken nasıl oluyor da (O’na kulluktan) çevriliyorsunuz?” demek suretiyle, insanın gelişmesinin üç karanlık bölgede cereyan ettiğini açıkça belirtmektedir. Embriyoloji biliminin son tesbitlerine tam olarak uygunluk gösteren bu bölgelerden birincisi rahim duvarı, ikincisi annenin karın zarı, üçüncüsü ise, birleşik embriyo ve kroyonların meydana getirdiği amniyokoriyonik membran’dır. Bu üç anatomik bölge, embriyonu dış tesirlerden ve zararlardan korur. Mü’minûn Sûresi 12-14. âyetleri ise, ilk haftalardaki gelişmeleri dile getirirken insan embriyosunun da eksiksiz bir tarifini yapıyor ve onun “tırmanan sülük” gibi bir şekilden, bir çiğnemlik ete döndüğünü ifade ediyordu. “Biz insanı çamurdan, bir sülâle’den yarattık. Sonra onun neslini sağlam bir karargâh olan dölyatağında dökülmüş su yaptık. Sonra o dökülmüş suyu kan pıhtısı, bu kanı da bir çiğnem et yaptık. O bir çiğnem etten kemikler yarattık. Kemikleri de et ile örttük. Sonra onu başka bir yaratılışta yaptık. Allah; bilgide, güçte ve kuvvette pek yücedir, yaratanların en güzelidir.”
Bu âyetleri ilk önce anlamamış olmamıza rağmen, insan embriyosunun 24. gün sonunda aldığı şekli Arap sülükleriyle karşılaştırdığımızda, hayret içinde kaldık. Embriyonun bu hali, sülüklere son derecede benziyordu. Ve bu dönem alakanın lügat manalarından biri olan “tırmanan sülük” ifadesine uygun olarak, embriyonun rahim duvarına tırmandığı dönemdi.
Asırlar boyunca, insanın ufak bir modelinin erkeğe ait spermler içinde bulunduğuna ve bunun ana rahminde hiç değişmeden büyüdüğüne inanıldı. Benzer şekilde diğer bir grup da anne yumurtasında bir insan modelinin bulunduğunu ileri sürüyordu. Yani asırlar boyunca, sperm ve yumurta hücreleri birbirinden ayrı olarak ele alındı. Embriyolojide insanın zigot denilen tek bir hücreden yaratıldığını, bunun da yumurta hücresinin döllenmesiyle meydana geldiğini, ancak 18. yüzyılda Spallanazani tarafından yapılan deneyler neticesinde öğrendik. Halbuki Kıyame Sûresi’nin 37. ve Secde Sûresi’nin 8. âyetleri bu keşiften tam on bir asır önce, “Nutfe” olarak bahsedilen zigotun nasıl meydana geldiğini belirtiyor, Abese Sûresi’nin 19. âyeti ise, zigotun gelişmekte olan insanoğlunun özelliklerini ve onun hayat programını taşıdığını açıkça anlatıyordu. 19. yüzyılın sonlarında keşfedilen bu durum, Kur’ân tarafından asırlar öncesinden belirtilmişti ve işin enteresan tarafı bu âyetlerin o asrın insanları için bile rahatlıkla anlaşılabilecek şekilde olmasıydı.
Spermin, döllenmeyi sağlayan faktör olduğu son asırlarda keşfedilirken, Kur’ân âyetleri döllenmeyi, tarif etmekle kalmamış ve spermin özelliklerini de ortaya koymuştu. Dışarı atılan milyonlarca spermin ancak çok küçük bir bölümünün yumurtanın beklediği rahime ulaşabildiği ve bunlardan sadece bir tanesinin yumurta hücresi ile birleştiği 18. yüzyılda keşfedilmişti. Halbuki, Allah, Kıyame Sûresi’nin 37. âyetinde “O, (döl yatağına) akıtılan meninin içinden bir nutfe (sperm) değil miydi?” ve Secde Sûresi 8. âyetinde “Sonra onun zürriyetini, dayanıksız bir suyun özünden üretmiştir” denilerek 1200 sene öncesinden insanın bu yaratılış safhasını açıklamış bulunuyordu. Bununla alâkalı bir hadiste de, her meniden çocuk olmadığı açıkça ifade edilmekteydi.
Dr. Moore, mu’cize olarak vasıflandırdığı diğer tesbitlerini de şöyle anlatmaktadır:
Araştırmalara göre, embriyo döllendikten on gün son rahime iner. Sekizinci haftada insana benzer. Rahime gelmesinden 50-55 gün sonra, embriyo her şeyiyle insandır artık. Ancak kulak ve gözler, 4. haftada şekillenmeye başlar. 6 hafta sonra iyice belirgin hale gelir.
Bir hadiste: “(Nutfe meydana geldikten kırk iki gün sonra, Allah (cc) ona bir meleğini gönderir, cenine karakterini aşılar, duyularını (göz ve kulak gibi) yerleştirir, etini, kemiğini yaratır ve melek “Allah’ım” diye sorar. Bu erkek mi, dişi mi?” buyrulur. Peygamber (asm) kelâmında, ancak 1100 sene sonra ilmen ispatlanabilecek bir hadisenin günleri aynen verilerek tarif edilmesi, acaba “mu’cize”den başka hangi kelimeyle ifade edilebilir?
Bu hadiste bir incelik daha vardır. Melek, Rabb’ine niçin bebeğin cinsiyetini sormaktadır? Bu sorunun cevabına, bugünkü ilmî bilgilerle bakıldığında hayret vericidir: Çünkü kırk ikinci güne gelinceye kadar, ceninin eti, kemiği tamamlandığı, karakteri ve duyuları yerleştiği halde, cinsiyeti henüz belli değildir ve hadiste bu durum 1200 sene önce, harika bir şekilde bildirilmiştir.
Kur’ân, ayrıca insan blastosistine ait bir işleme de implantasyon, (yani ekme işlemi) açıklık getirmektedir. Bakara Sûresi’nin 223. âyeti: “Kadınlarınız sizin için bir tarladır...” demek suretiyle blastosistin rahimdeki durumunu, toprağa atılan tohuma benzetir. Bu âyet de çok mânidardır. Çünkü, toprak tohumu örttüğü gibi, rahmin epidelyumu da ona asılan blasosisti örter. Ve blasosist, hemen ardından beslenmek maksadıyla kroyonik villi (chorionic villi) adı verilen lifçikleri meydana getirir. Aynen tohumların, toprak içindeyken beslenmek için çıkardıkları kökler gibi...
Dr. Moore, kendisini hayrete düşüren bir başka tesbitini de şöyle anlatıyor: “Daha önce verdiğimiz Kur’ân âyetleri, insan embriyosunun dört haftalık şeklinden, neden “bir çiğnemlik et” (mudga) olarak bahsetmektedir? Kur’ân’da “mudga” kelimesiyle ifade edilen bu 4 haftalık embriyonu incelediğimizde, üzerinde tesbihimsi bir yapı meydana geldiğini ve bu yapının görünüş olarak, diş izlerine benzediğini, hayretle gördük. Dört haftalık insan embriyosunu plastikten bir modelini yaptık ve ağzımızla çiğneyip diş izlerimizi bıraktık. Meydana gelen şekil, hakikî embriyoya fevkalâde derecede benziyor ve Kur’ân’ın bu safhadaki embriyodan niçin “mudga” (bir çiğnemlik et) olarak bahsettiğini çok güzel açıklıyordu. Bir çiğnemlik et hakkında Kur’ân’da verilen bilgilerle, bugünkü embriyolojik çalışmaların neticeleri arasındaki uygunluk bundan ibaret de değildir. Mü’minûn Sûresi’nin 14. âyetindeki “... O bir çiğnem ette kemikler yarattık. Kemikleri de et ile örttük. Sonra onu başka bir yaratılışta yaptık.” “Mudga”da meydana getirildiği bildirilen bu gelişmeler, yapılan embriyolojik çalışmalar neticesinde de aynen âyetin ifadesindeki gibi tesbit edilmiş; hatta beyin ve kalp gibi organların da bu safhada teşekküle başladığı görülmüştür.”
Bugünkü embriyoloji ilminin tesbitleriyle Kur’ân ve hadisi karşılaştırarak Kur’ân ve hadislerdeki mu’cizelere hem basın toplantısıyla hem de kitaplarla dikkati çeken Kanadalı Profesör Keith L. Moore bu mevzuda son olarak şunu söylemektedir: “Kur’ân âyetlerinin ve hadislerin açıklamalarının bugünkü müsbet ilimlerle de doğrulanmış hakikatlarını, bilgimin artmasıyla daha iyi değerlendirebileceğimi zannediyorum. Din ile ilim arasında yıllar boyu bırakılan mesafenin, Kur’ân ve hadislerin hakikatlerinin anlaşılması ve anlatılması ile kapatılabileceğine inanmaktayım.”
Prof. Dr. Keith L. Moore’un Müslüman olup olmadığını bilmiyoruz. Eğer Kur’ân ve hadislerde, profesörlük mevzuu ile alâkalı bu mu’cizelere sadece ilmî perspektifle bakmakla iktifa edip bunun ilerisine geçememişse ve iman edip Müslüman olamamışsa, bu onun meselesidir ve dünyadaki kulluk imtihanıdır. Onun bu delillere rağmen iman etmemesi, bizim imanımıza bir zaaf getirmez. Aksine “En kat’i hakikat odur ki, düşmanları dahi onu tasdike mecbur olur” kaidesiyle, bağlı olduğumuz iman hakikatlerinin hakkaniyetini İslâm düşmanı bile olsa tasdikiyle imanımıza kuvvet vermiş olur.
Mü’minlerin, Allah’a (cc), İslâm’ın hak din olduğuna, Kur’ân’ın Allah’ın (cc) kelâmı, Peygamberimizin (asm) Allah’ın (cc) rasulü, bize gönderdiği elçisi olduğuna inanmak ve bu inancını arttırmak için aslında Kanadalı bir profesörden ders almaya da ihtiyacı yoktur. Çünkü gerçek bir mü’min, Kur’ân’ın “En hakikî mürşid” olduğuna inanır.
Daha önce bahsettiğimiz, Bakara Sûresi’nin 28. âyetinde, hayatın ne olduğu, nasıl meydana geldiği sorularının cevabı verilirken; aynı zamanda insanın nereden geldiği, nereye gittiğine dair en mühim soruların cevabı da verilmektedir. Bu âyet, hayatın Allah tarafından verildiğini, bu dünya hayatındaki ölümün zamanın geçmesiyle değil Allah tarafından husûle getirildiğini, bu dünyadaki ölümden sonra âhirette yine Allah tarafından ikinci defa hayat verileceğini haşir ve kıyamette tasfiye ameliyatını gördüğü zaman, zıtların birbirinden ayrılacağını, sebepler ve vasıtaların da ortadan kalkacağını, ortadaki perde ve örtü kalktıktan sonra, herkesin Sâni’ini göreceğini ve hakîki Mâliki’ni bileceğini de vermektedir. Her bir kelimesi hayatın ve insanın ne olduğuna, insanın nereden gelip nereye gittiğine, bu dünyadaki vazifesinin ne olduğuna dair çok mühim hakikatleri çok kısa ve veciz olarak insana bildiren bu âyeti mealen tekrar okuyalım: “Ne suretle Allah’ı inkâr ediyorsunuz? Halbuki sizin hayatınız yoktu; O size hayatı verdi; sonra sizi öldürecektir. Sonra yine hayat verecektir; sonra ona rücu edip gideceksiniz.” (Bakara, 28). Elbette, biz de bütün bunlardan sonra şöyle demeliyiz: “Bu, kendisinde şüphe olmayan bir kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.” (Bakara, 2)



KUR'AN ÜNİVERSİTESİ



9 Ağustos 2018 Perşembe

ALLAH VAHİY İLE HIZ VERMİŞ OLSADA SONRASINI İNSANDAN MI BEKLEDİ?

Selam Arkadaşlar;

Aşağıdaki anlatımların devamı Prof. Halis Aydemir'in En'am 153-2 tefsir dersine ait kayıttadır.

İnsan, Rabbini tanıması ve hayatını anlamlandırması gereken
süreçleri boşa harcayınca din buharlaşıp deizm denen yere doğru kayar. Allah var ama Peygamber ile gelmiş tüm malzemeyi hafife alan bir yaklaşıma bürünür. Allah vahiy ile insana bir hız vermiş olsa da devamını insandan bekledi ve biz şimdi insanlığı rafine ediyoruz derler.
Neticesinde, Yüce Yaradanın kendisine kulluğa çağırdığı tüm
süreçleri yok sayarlar. Dinin tarihsel şeylerini çok fazla ciddiye almadan önemli olan insanlıktır deyip birbirimizle kucaklaşalım, oturalım, kalkalım, yiyelim içelim davranışlara çok fazla takılmayalım derler.

Bakmayın bunların halen bir Tanrı var demelerine gelen vahyin
bir kısmını veya tamamını gereksiz görürler. Kalabalık halinde toplulukla namaz kılmayı elinin tersiyle itip insanoğlu artık mikrobu tanımışken böyle dip dibe secde mi olur derler ama sonra kat ve kat fazla kalabalıklar içinde cirit atarlar. Demek ki rahatsız olduğu tek kalabalık ilahi huzurda saf tutanların bulunduğu kalabalıktır. Bu yüzden cami görmek, ezan sesin duymak istemezler.

Yine turizm olarak hacca çok para gidiyormuş derler, sanırsın ki
beyefendiler hiç yurt dışına hiç çıkmıyorlar, oysa kat ve kat fazla paraları başka ülkelerde harcayanlar için ise hiç bir söylem geliştirmezler. Ve bu yüzden Araplara da kıl olduğunu söylerler ama bu Araplardan kendi gibi düşünenler olduğunda onlarla yiyip içmekten geri kalmazlar. Tek dertleri yeter ki onların hayat tarzlarına uyum sağlasınlar.

Kısacası biz insanlığı rafine ediyoruz siz hala din mi diyorsunuz derler ve neticesinde kendisi dinden ayrılmak istediğinde toplumu da ayırmak isterler.


Kuran Üniversitesi.

7 Mayıs 2018 Pazartesi

İNSAN DEVASA BOYUTTAKİ KALBİNİ NASIL BOŞA ÇIKARABİLİR?

Selam Arkadaşlar;
Aşağıdaki soruların cevabı ve daha fazlası Prof. Halis Aydemir'in Nahl 108-109 tefsir dersine ait kayıttadır. Akletmeyen kimseler niçin geçici dünya hayatında fit bir görünüm için uğraşırken, ebedi ahiret hayatı için çaba sarfetmezler? Cenab-ı Allah'ın bu dünyada yaşattığı numüneler üzerinden ahiret nasıl kazanılır? Kariyerimize, makamımıza, malımıza, çocuklarımıza olan tutkumuzun an gelip Allah'ın sevgisi ile yarıştığını nasıl anlayabiliriz? Cenab-ı Allah'ı ikinci plana atıp başkalarını Allah'ımız gibi sevmeye başladığımızda hangi süreçlere girmiş oluruz? Cenab-ı Allah'ın hernagi bir konudaki emrini ikinci plana atıp bu konuda benim dediğim olsun dediğimiz tercihlerin arkasında ne yatar? Cenab-ı Allah'ın bize verdiği nimetleri O'ndan daha fazla sevmeye başladığımızda neyi boşa çıkarmış oluruz? Allah'ın insanlara verdiği en büyük sermaye nedir? İnsan bu sermayeyi boşa çıkardığında nasıl gözüyle görmez, kulağıyla işitmez, topladığı bigiler ile akledemez duruma gelir? Allah'ın kıymet verdiği ve hedef gösterdiği güzellikleri görmezden gelip, basit ve geçici dünyalıklara neden kıymet veriyoruz? Herkes yatağında uyurken gecenin bir yarısında kalkıp hem korku ve hem arzu üzere Rablerine seslenenlerin bilinç farkı nerede başlar? Cenab-ı Allah niçin dünyadaki sınırlı şeyler için kullanılan kalbi çoban ile sürü ilişkisine benzetir ? Hayat sermayemizi nasıl sonsuza dönüşteribiliriz? İnsanın hayattayken kalbi, gözü, kulağı, basireti geri alınır mı? (Kullanamaz hale getirilir mi?)


Kuran Üniversitesi











HAK VE SAHTE DİN FORMLARI ARASINDA FARKLAR?

Selam Arkadaşlar; Hepsi de kitabı (Tevrat ve İncil'i) okumakta oldukları halde Yahudiler: Hıristiyanlar doğru yolda değillerdir, dedil...