10 Ağustos 2018 Cuma

İNSAN EMBRİYOSUNUN KUR'AN'DA'Kİ BETİMLEMELERİ

Selam Arkadaşlar;

Bugünkü embriyoloji ilminin tesbitleriyle Kur’ân ve hadisi karşılaştıran Kanadalı Profesör Keith L. Moore şunu söylemektedir: “Kur’ân âyetlerinin ve hadislerin açıklamalarının bugünkü müsbet ilimlerle de doğrulanmıştır. Din ile ilim arasında yıllar boyu bırakılan mesafenin, Kur’ân ve hadislerin hakikatlerinin anlaşılması ile kapatılabileceğine inanmaktayım.”

İnsan emriyosunun Kur'an'daki betimlemeleri, yedinci yüzyılın bilimsel birikimine göre yapılmış olamaz. Buradan çıkarılacak tek mantıklı sonuç, bu betimlemelerin Muhammed'e Alah tarafından vahyedilmiş olmasıdır.


Prof. Dr. Keith L. Moore, neşrettiği ilmî makalesinde, Kur’ân ve hadisten embriyoloji mevzuunda tesbit ettiği mu’cizelere şöyle işaret ediyordu: “Embriyoloji mevzuundaki ilk çalışmalar, bildiğimiz kadarıyla M. Ö. 4. asırda yapılmış ve gelişen civciv embriyonları incelenerek mukayeseli bir neticeye varılmak istenmişti. Bu çalışmanın üzerinden geçen yaklaşık 2000 yıl boyunca embriyolojide dikkate değer bir gelişme görülmedi. Ve mikroskobun 17. yüzyılda keşfedilmesiyle insan hücresindeki embriyolojik safhalar belirlenmeye başladı. Birkaç yıl boyunca Kur’ân ve hadisler üzerinde çalışma yaparak insanın embriyolojik gelişmesini inceledim ve 7. yüzyılda insanlığa gönderilen bu ilâhî kitaptaki ilmî hakikatlerle tam uyum gösteren bilgiler karşısında şaşırıp kaldım.
Şimdi Kur’ân’dan seçtiğim âyetleri, embriyolojideki son gelişmelerin ışığındaki bilgilere dayanarak ele alacağım.
İnsanoğlunun ana rahminde devreler halinde geliştiği, bir fikir olarak 1942 yılında ortaya atılmış, ancak, bugün de geçerli olan son bilgiler, 1974 yılında herkes tarafından kabul edilmiştir. Halbuki, Kur’ân, Zümer Sûresi 6. âyette mealen: “Allah sizi tek bir nefisten yarattı, sonra da ondan eşini yarattı. Sizin için hayvanlardan sekiz eş meydana getirdi. Sizi de annelerinizin karınlarında üç katlı karanlık içinde çeşitli safhalardan geçirerek yaratıyor. İşte bu yaratıcı, Rabbiniz Allah’tır. Mülk O’nundur. O’ndan başka ilah yoktur. Öyleyken nasıl oluyor da (O’na kulluktan) çevriliyorsunuz?” demek suretiyle, insanın gelişmesinin üç karanlık bölgede cereyan ettiğini açıkça belirtmektedir. Embriyoloji biliminin son tesbitlerine tam olarak uygunluk gösteren bu bölgelerden birincisi rahim duvarı, ikincisi annenin karın zarı, üçüncüsü ise, birleşik embriyo ve kroyonların meydana getirdiği amniyokoriyonik membran’dır. Bu üç anatomik bölge, embriyonu dış tesirlerden ve zararlardan korur. Mü’minûn Sûresi 12-14. âyetleri ise, ilk haftalardaki gelişmeleri dile getirirken insan embriyosunun da eksiksiz bir tarifini yapıyor ve onun “tırmanan sülük” gibi bir şekilden, bir çiğnemlik ete döndüğünü ifade ediyordu. “Biz insanı çamurdan, bir sülâle’den yarattık. Sonra onun neslini sağlam bir karargâh olan dölyatağında dökülmüş su yaptık. Sonra o dökülmüş suyu kan pıhtısı, bu kanı da bir çiğnem et yaptık. O bir çiğnem etten kemikler yarattık. Kemikleri de et ile örttük. Sonra onu başka bir yaratılışta yaptık. Allah; bilgide, güçte ve kuvvette pek yücedir, yaratanların en güzelidir.”
Bu âyetleri ilk önce anlamamış olmamıza rağmen, insan embriyosunun 24. gün sonunda aldığı şekli Arap sülükleriyle karşılaştırdığımızda, hayret içinde kaldık. Embriyonun bu hali, sülüklere son derecede benziyordu. Ve bu dönem alakanın lügat manalarından biri olan “tırmanan sülük” ifadesine uygun olarak, embriyonun rahim duvarına tırmandığı dönemdi.
Asırlar boyunca, insanın ufak bir modelinin erkeğe ait spermler içinde bulunduğuna ve bunun ana rahminde hiç değişmeden büyüdüğüne inanıldı. Benzer şekilde diğer bir grup da anne yumurtasında bir insan modelinin bulunduğunu ileri sürüyordu. Yani asırlar boyunca, sperm ve yumurta hücreleri birbirinden ayrı olarak ele alındı. Embriyolojide insanın zigot denilen tek bir hücreden yaratıldığını, bunun da yumurta hücresinin döllenmesiyle meydana geldiğini, ancak 18. yüzyılda Spallanazani tarafından yapılan deneyler neticesinde öğrendik. Halbuki Kıyame Sûresi’nin 37. ve Secde Sûresi’nin 8. âyetleri bu keşiften tam on bir asır önce, “Nutfe” olarak bahsedilen zigotun nasıl meydana geldiğini belirtiyor, Abese Sûresi’nin 19. âyeti ise, zigotun gelişmekte olan insanoğlunun özelliklerini ve onun hayat programını taşıdığını açıkça anlatıyordu. 19. yüzyılın sonlarında keşfedilen bu durum, Kur’ân tarafından asırlar öncesinden belirtilmişti ve işin enteresan tarafı bu âyetlerin o asrın insanları için bile rahatlıkla anlaşılabilecek şekilde olmasıydı.
Spermin, döllenmeyi sağlayan faktör olduğu son asırlarda keşfedilirken, Kur’ân âyetleri döllenmeyi, tarif etmekle kalmamış ve spermin özelliklerini de ortaya koymuştu. Dışarı atılan milyonlarca spermin ancak çok küçük bir bölümünün yumurtanın beklediği rahime ulaşabildiği ve bunlardan sadece bir tanesinin yumurta hücresi ile birleştiği 18. yüzyılda keşfedilmişti. Halbuki, Allah, Kıyame Sûresi’nin 37. âyetinde “O, (döl yatağına) akıtılan meninin içinden bir nutfe (sperm) değil miydi?” ve Secde Sûresi 8. âyetinde “Sonra onun zürriyetini, dayanıksız bir suyun özünden üretmiştir” denilerek 1200 sene öncesinden insanın bu yaratılış safhasını açıklamış bulunuyordu. Bununla alâkalı bir hadiste de, her meniden çocuk olmadığı açıkça ifade edilmekteydi.
Dr. Moore, mu’cize olarak vasıflandırdığı diğer tesbitlerini de şöyle anlatmaktadır:
Araştırmalara göre, embriyo döllendikten on gün son rahime iner. Sekizinci haftada insana benzer. Rahime gelmesinden 50-55 gün sonra, embriyo her şeyiyle insandır artık. Ancak kulak ve gözler, 4. haftada şekillenmeye başlar. 6 hafta sonra iyice belirgin hale gelir.
Bir hadiste: “(Nutfe meydana geldikten kırk iki gün sonra, Allah (cc) ona bir meleğini gönderir, cenine karakterini aşılar, duyularını (göz ve kulak gibi) yerleştirir, etini, kemiğini yaratır ve melek “Allah’ım” diye sorar. Bu erkek mi, dişi mi?” buyrulur. Peygamber (asm) kelâmında, ancak 1100 sene sonra ilmen ispatlanabilecek bir hadisenin günleri aynen verilerek tarif edilmesi, acaba “mu’cize”den başka hangi kelimeyle ifade edilebilir?
Bu hadiste bir incelik daha vardır. Melek, Rabb’ine niçin bebeğin cinsiyetini sormaktadır? Bu sorunun cevabına, bugünkü ilmî bilgilerle bakıldığında hayret vericidir: Çünkü kırk ikinci güne gelinceye kadar, ceninin eti, kemiği tamamlandığı, karakteri ve duyuları yerleştiği halde, cinsiyeti henüz belli değildir ve hadiste bu durum 1200 sene önce, harika bir şekilde bildirilmiştir.
Kur’ân, ayrıca insan blastosistine ait bir işleme de implantasyon, (yani ekme işlemi) açıklık getirmektedir. Bakara Sûresi’nin 223. âyeti: “Kadınlarınız sizin için bir tarladır...” demek suretiyle blastosistin rahimdeki durumunu, toprağa atılan tohuma benzetir. Bu âyet de çok mânidardır. Çünkü, toprak tohumu örttüğü gibi, rahmin epidelyumu da ona asılan blasosisti örter. Ve blasosist, hemen ardından beslenmek maksadıyla kroyonik villi (chorionic villi) adı verilen lifçikleri meydana getirir. Aynen tohumların, toprak içindeyken beslenmek için çıkardıkları kökler gibi...
Dr. Moore, kendisini hayrete düşüren bir başka tesbitini de şöyle anlatıyor: “Daha önce verdiğimiz Kur’ân âyetleri, insan embriyosunun dört haftalık şeklinden, neden “bir çiğnemlik et” (mudga) olarak bahsetmektedir? Kur’ân’da “mudga” kelimesiyle ifade edilen bu 4 haftalık embriyonu incelediğimizde, üzerinde tesbihimsi bir yapı meydana geldiğini ve bu yapının görünüş olarak, diş izlerine benzediğini, hayretle gördük. Dört haftalık insan embriyosunu plastikten bir modelini yaptık ve ağzımızla çiğneyip diş izlerimizi bıraktık. Meydana gelen şekil, hakikî embriyoya fevkalâde derecede benziyor ve Kur’ân’ın bu safhadaki embriyodan niçin “mudga” (bir çiğnemlik et) olarak bahsettiğini çok güzel açıklıyordu. Bir çiğnemlik et hakkında Kur’ân’da verilen bilgilerle, bugünkü embriyolojik çalışmaların neticeleri arasındaki uygunluk bundan ibaret de değildir. Mü’minûn Sûresi’nin 14. âyetindeki “... O bir çiğnem ette kemikler yarattık. Kemikleri de et ile örttük. Sonra onu başka bir yaratılışta yaptık.” “Mudga”da meydana getirildiği bildirilen bu gelişmeler, yapılan embriyolojik çalışmalar neticesinde de aynen âyetin ifadesindeki gibi tesbit edilmiş; hatta beyin ve kalp gibi organların da bu safhada teşekküle başladığı görülmüştür.”
Bugünkü embriyoloji ilminin tesbitleriyle Kur’ân ve hadisi karşılaştırarak Kur’ân ve hadislerdeki mu’cizelere hem basın toplantısıyla hem de kitaplarla dikkati çeken Kanadalı Profesör Keith L. Moore bu mevzuda son olarak şunu söylemektedir: “Kur’ân âyetlerinin ve hadislerin açıklamalarının bugünkü müsbet ilimlerle de doğrulanmış hakikatlarını, bilgimin artmasıyla daha iyi değerlendirebileceğimi zannediyorum. Din ile ilim arasında yıllar boyu bırakılan mesafenin, Kur’ân ve hadislerin hakikatlerinin anlaşılması ve anlatılması ile kapatılabileceğine inanmaktayım.”
Prof. Dr. Keith L. Moore’un Müslüman olup olmadığını bilmiyoruz. Eğer Kur’ân ve hadislerde, profesörlük mevzuu ile alâkalı bu mu’cizelere sadece ilmî perspektifle bakmakla iktifa edip bunun ilerisine geçememişse ve iman edip Müslüman olamamışsa, bu onun meselesidir ve dünyadaki kulluk imtihanıdır. Onun bu delillere rağmen iman etmemesi, bizim imanımıza bir zaaf getirmez. Aksine “En kat’i hakikat odur ki, düşmanları dahi onu tasdike mecbur olur” kaidesiyle, bağlı olduğumuz iman hakikatlerinin hakkaniyetini İslâm düşmanı bile olsa tasdikiyle imanımıza kuvvet vermiş olur.
Mü’minlerin, Allah’a (cc), İslâm’ın hak din olduğuna, Kur’ân’ın Allah’ın (cc) kelâmı, Peygamberimizin (asm) Allah’ın (cc) rasulü, bize gönderdiği elçisi olduğuna inanmak ve bu inancını arttırmak için aslında Kanadalı bir profesörden ders almaya da ihtiyacı yoktur. Çünkü gerçek bir mü’min, Kur’ân’ın “En hakikî mürşid” olduğuna inanır.
Daha önce bahsettiğimiz, Bakara Sûresi’nin 28. âyetinde, hayatın ne olduğu, nasıl meydana geldiği sorularının cevabı verilirken; aynı zamanda insanın nereden geldiği, nereye gittiğine dair en mühim soruların cevabı da verilmektedir. Bu âyet, hayatın Allah tarafından verildiğini, bu dünya hayatındaki ölümün zamanın geçmesiyle değil Allah tarafından husûle getirildiğini, bu dünyadaki ölümden sonra âhirette yine Allah tarafından ikinci defa hayat verileceğini haşir ve kıyamette tasfiye ameliyatını gördüğü zaman, zıtların birbirinden ayrılacağını, sebepler ve vasıtaların da ortadan kalkacağını, ortadaki perde ve örtü kalktıktan sonra, herkesin Sâni’ini göreceğini ve hakîki Mâliki’ni bileceğini de vermektedir. Her bir kelimesi hayatın ve insanın ne olduğuna, insanın nereden gelip nereye gittiğine, bu dünyadaki vazifesinin ne olduğuna dair çok mühim hakikatleri çok kısa ve veciz olarak insana bildiren bu âyeti mealen tekrar okuyalım: “Ne suretle Allah’ı inkâr ediyorsunuz? Halbuki sizin hayatınız yoktu; O size hayatı verdi; sonra sizi öldürecektir. Sonra yine hayat verecektir; sonra ona rücu edip gideceksiniz.” (Bakara, 28). Elbette, biz de bütün bunlardan sonra şöyle demeliyiz: “Bu, kendisinde şüphe olmayan bir kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.” (Bakara, 2)



KUR'AN ÜNİVERSİTESİ



9 Ağustos 2018 Perşembe

ALLAH VAHİY İLE HIZ VERMİŞ OLSADA SONRASINI İNSANDAN MI BEKLEDİ?

Selam Arkadaşlar;

Aşağıdaki anlatımların devamı Prof. Halis Aydemir'in En'am 153-2 tefsir dersine ait kayıttadır.

İnsan, Rabbini tanıması ve hayatını anlamlandırması gereken
süreçleri boşa harcayınca din buharlaşıp deizm denen yere doğru kayar. Allah var ama Peygamber ile gelmiş tüm malzemeyi hafife alan bir yaklaşıma bürünür. Allah vahiy ile insana bir hız vermiş olsa da devamını insandan bekledi ve biz şimdi insanlığı rafine ediyoruz derler.
Neticesinde, Yüce Yaradanın kendisine kulluğa çağırdığı tüm
süreçleri yok sayarlar. Dinin tarihsel şeylerini çok fazla ciddiye almadan önemli olan insanlıktır deyip birbirimizle kucaklaşalım, oturalım, kalkalım, yiyelim içelim davranışlara çok fazla takılmayalım derler.

Bakmayın bunların halen bir Tanrı var demelerine gelen vahyin
bir kısmını veya tamamını gereksiz görürler. Kalabalık halinde toplulukla namaz kılmayı elinin tersiyle itip insanoğlu artık mikrobu tanımışken böyle dip dibe secde mi olur derler ama sonra kat ve kat fazla kalabalıklar içinde cirit atarlar. Demek ki rahatsız olduğu tek kalabalık ilahi huzurda saf tutanların bulunduğu kalabalıktır. Bu yüzden cami görmek, ezan sesin duymak istemezler.

Yine turizm olarak hacca çok para gidiyormuş derler, sanırsın ki
beyefendiler hiç yurt dışına hiç çıkmıyorlar, oysa kat ve kat fazla paraları başka ülkelerde harcayanlar için ise hiç bir söylem geliştirmezler. Ve bu yüzden Araplara da kıl olduğunu söylerler ama bu Araplardan kendi gibi düşünenler olduğunda onlarla yiyip içmekten geri kalmazlar. Tek dertleri yeter ki onların hayat tarzlarına uyum sağlasınlar.

Kısacası biz insanlığı rafine ediyoruz siz hala din mi diyorsunuz derler ve neticesinde kendisi dinden ayrılmak istediğinde toplumu da ayırmak isterler.


Kuran Üniversitesi.

7 Mayıs 2018 Pazartesi

İNSAN DEVASA BOYUTTAKİ KALBİNİ NASIL BOŞA ÇIKARABİLİR?

Selam Arkadaşlar;
Aşağıdaki soruların cevabı ve daha fazlası Prof. Halis Aydemir'in Nahl 108-109 tefsir dersine ait kayıttadır. Akletmeyen kimseler niçin geçici dünya hayatında fit bir görünüm için uğraşırken, ebedi ahiret hayatı için çaba sarfetmezler? Cenab-ı Allah'ın bu dünyada yaşattığı numüneler üzerinden ahiret nasıl kazanılır? Kariyerimize, makamımıza, malımıza, çocuklarımıza olan tutkumuzun an gelip Allah'ın sevgisi ile yarıştığını nasıl anlayabiliriz? Cenab-ı Allah'ı ikinci plana atıp başkalarını Allah'ımız gibi sevmeye başladığımızda hangi süreçlere girmiş oluruz? Cenab-ı Allah'ın hernagi bir konudaki emrini ikinci plana atıp bu konuda benim dediğim olsun dediğimiz tercihlerin arkasında ne yatar? Cenab-ı Allah'ın bize verdiği nimetleri O'ndan daha fazla sevmeye başladığımızda neyi boşa çıkarmış oluruz? Allah'ın insanlara verdiği en büyük sermaye nedir? İnsan bu sermayeyi boşa çıkardığında nasıl gözüyle görmez, kulağıyla işitmez, topladığı bigiler ile akledemez duruma gelir? Allah'ın kıymet verdiği ve hedef gösterdiği güzellikleri görmezden gelip, basit ve geçici dünyalıklara neden kıymet veriyoruz? Herkes yatağında uyurken gecenin bir yarısında kalkıp hem korku ve hem arzu üzere Rablerine seslenenlerin bilinç farkı nerede başlar? Cenab-ı Allah niçin dünyadaki sınırlı şeyler için kullanılan kalbi çoban ile sürü ilişkisine benzetir ? Hayat sermayemizi nasıl sonsuza dönüşteribiliriz? İnsanın hayattayken kalbi, gözü, kulağı, basireti geri alınır mı? (Kullanamaz hale getirilir mi?)


Kuran Üniversitesi











11 Nisan 2018 Çarşamba

BUGÜN ALLAH İÇİN NE YAPTIN?

Selam Arkadaşlar;
Anne ya da babanız sizden bir bardak su istediğinde üşenip de götürmediğiniz oluyor mu? Her gün camiye gelen yaşlı amca hasta olup da gelemediğinde ziyarete gidiyor musunuz? Sıcak bir günde diliniz damağınıza yapıştığında marketten su ya da ayran alırken caddede önünde tartı âleti ile bekleyen, üzerinde eski püskü elbise bulunan şu çocuğa da bir tane aldığınız oluyor mu? Bazen öyle büyük fırsatları teptiğimiz oluyor ki ama biz hayatın koşuşturmacası içinde bunların farkına bile varmıyoruz…
İstiyoruz ki dünya hep bizim etrafımızda dönsün. Öyle ya kendi hayatımızın başrolünde oynamak varken niçin başkasının hayatında figüran olalım ki?!
Herhangi bir konuda bizden yardım isteyen birileri olduğunda duymazdan gelmek, ağırdan almak gibi yollara tevessül ettiğimiz olmuyor mu? Ama biz birinden yardım istediğimizde hemen bizim için seferber olmasını bekliyoruz.

Hani bazı yerlerde sürekli gördüğümüz bir yazı vardır: “Bugün Allah için ne yaptın?” diye… Sahi biz bugün Allah için ne yaptık / yapacağız? Günlük hayatımız içinde yaptığımız faaliyetlerin hangisini / hangilerini kendimiz için hangisini / hangilerini Allah için yapıyoruz?
Neyin Allah için olup olmadığını nasıl ölçeceğiz? 

Bir hadis var ki ne zaman duysam tüylerim diken diken olur. Beni uzun uzun düşüncelere sevk eder. Bu hadiste Allah Resûlü (s.a.v.) kıyamet gününde mahşer meydanında kul ile Allah arasında yaşanacak dehşet bir konuşmayı aktarıyor. Âlemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) bir kuluna soruyor: “Ey âdemoğlu! Ben hastalandım da beni ziyaret etmedin.”
Kul şaşkın, duyduklarına inanamıyor! Nasıl olur? “Ey Rabbim! Sen âlemlerin Rabbi olduğun halde ben seni nasıl ziyaret edebilirdim?” diye cevap veriyor.
Âlemlerin Rabbi buyuruyor ki: “Falan kulum hastalandı, ziyaretine gitmedin. Onu ziyaret etseydin, beni onun yanında bulurdun. Bunu bilmiyor musun?”
Kul düşünüyor… Evet ya… Nasıl da unutmuşum. Falan kişi hastalandığında ben onu ziyaret etme imkânına sahip olduğum halde gitmedim. Hastanede yatarken, evinde inlerken, ameliyattan çıktığında gitseydim belki moral verirdim. Belki benim ziyaretimden sevinç duyardı. Ama ben kendi işime gücüme daldım, “boşver gitsin” dedim. Meğer ben onu ziyaret etmemekle ne büyük bir fırsatı tepmişim! Meğerse âlemlerin Rabbi O’nun yanında imiş. Yani Allah’ın rızası o hasta kulu ziyaret etmedeymiş. Oysa ben bir ömür boyu hep Allah’ın rızasını kazanmayı hedeflememiş miydim?
Sonra tekrar âlemlerin Rabbi buyuruyor: “Ey Âdemoğlu! Beni doyurmanı istedim de sen doyurmadın.”
Kul yine şaşkın şaşkın soruyor: “Ey Rabbim! Sen âlemlerin Rabbi iken ben seni nasıl doyurabilirdim?”
Öyle ya… Rızkı veren Allah’a rızık mı verilir. Hem Rabbimiz değil miydi “Ben onlardan [insanlardan ve cinlerden] rızık istemiyorum, beni doyurmanlarını da istemiyorum. Muhakkak ki rızık veren, sarsılmaz kuvvet sahibi olan benim” (Zâriyât, 57-58)
Ey kul! İşte yine yanıldın… Allah tabi ki yemek ve içmekten münezzeh ama… Şöyle buyuruyor âlemlerin Rabbi: “Falan kulum senden yiyecek istedi, vermedin. Eğer ona yiyecek verseydin, verdiğini benim katımda mutlaka bulacağını bilmez misin?”
Kulun kafası dank ediyor, beyninden vurulmuşa dönüyor… Tabi ya… İşte şimdi hatırladım… Aç bir kişi vardı, kendisini doyurmamı istemişti ama ben hiç de oralı olmamıştım. Televizyon ekranlarından açları görürken kanalı değiştiriyordum. Yardıma muhtaç insanları görüp de kendi evimde yediğim, içtiğim yemekten utanmıyordum. Ama meğerse Allah’ın rızası o açı doyurmaktaymış.
Âlemlerin Rabbi yine buyuruyor: “ Ey Âdemoğlu! Senden su istedim de sen bana su vermedin.”
Kul harap ve bîtap soruyor: “Ey Rabbim! Sen âlemlerin Rabbi iken ben sana nasıl su verebilirdim?”
Be hey şaşkın kul hâlâ anlamadın mı? Âlemlerin Rabbi buyuruyor: “Falan kulum senden su istedi, vermedin. Eğer ona istediğini verseydin, verdiğinin sevâbını katımda bulurdun. Bunu bilmez misin?”
((Müslim, el-Birr ve’s-sıla, 43)

Bir ömür boyu Allah’ın rızası deyip de bu fırsatları tepmek ne büyük bir hüsran! Demek ki Allah’ı bulmak çok kolay. Nerede mazlum, mağdur, çaresiz, perişan birisi varsa işte Allah orada! Nerede boynu bükük, kanadı kırık birisi varsa Allah’ın rızasını başka yerde arama işte orada…

Sen çocuğuna envai çeşit yemek yedirirken başkasının yetimini düşünüyor musun ondan haber ver… Sen çayını rahat yudumlarken susuzluktan dili damağına yapışmış olan için üzülüp de bir şey yapıyor musun onu anlat… Sen rahat döşeğinde yatarken hasta yatağında inim inim inleyenlerin olduğunu biliyor musun onu düşün…
Evet… Rabbimizin rızası sadece alnımızın secdeye değmesiyle olmuyor, aynı zamanda alnımızdan mazlum ve mağdurlar için terin de akması gerekiyor.

Rabbimiz, her durumda rızasına uygun işler yapmayı, mazlum ve mağdura sahip çıkıp ebedî saadete ermeyi cümlemize nasip eylesin.

(Soner Duman/25.Receb.1439/12.Nisan.2018/Perşembe)

10 Nisan 2018 Salı

KULLUK MİRACINDA NASIL YÜKSELEBİLİRİZ?

Selam Arkadaşlar;

Birkaç hafta önce uçağa binmek üzere havaalanına gittim. Her ne zaman havaalanına gitsem şu X-ray cihazı hep moralimi bozar. Çünkü mutlaka üzerimdeki bir şeyden kıl kapıp ötüyor. Kemerini çıkar, öttü… Saatini çıkar, yine öttü… En son ayakkabımı çıkarıp galoş giyerek cihazdan geçtim ve kurtuldum! Üzerinizde en ufak bir metal parçası varsa geçemiyorsunuz. Dahası metal olmasa bile metal olmasından kuşkulandığı şeylerde bile ötüyor! O ötünce de görevliler sizi salmıyor, bir daha geçmenizi istiyor.
Bu cihaz ve görevlilerin bu hareketleri bana bir kaç şeyi çağrıştırdı…
Cennet öyle bir yer ki oraya ancak her türlü günahtan arınmış olanlar girebiliyor. Üzerinizde en ufak bir günah, pislik, kul hakkı kalmışsa giremiyorsunuz, görevliler müsaade etmiyor. “Belki arada kaynarım” diye düşünmeniz mümkün değil! Dünyada bile arada kaynayamıyorsunuz orada nasıl aradan sıvışacaksınız…
ْÖyle ya ne buyuruyordu Rabbimiz?
"Bizim âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremeyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız!" (Araf, 40)

Ya Peygamberimiz ne buyurdu?
“Kim ki Müslüman kardeşine gerek kişiliğiyle ilgili gerekse başka bir konuda haksızlık yapmışsa dinar ve dirhemin fayda etmeyeceği kıyamet günü gelmeden önce bugün helalleşsin. O gün geldiğinde kendisinin sâlih ameli varsa yaptığı haksızlığa karşılık bu kendisinden alınır. Eğer iyilikleri yoksa bu defa haksızlık yaptığı kişinin kötülükleri ondan alınıp buna yüklenilir.” (Buharî, Mezâlim, 11)
Demek ki üzerimizdeki hakkı sonuna kadar ödemedikçe bizi görevliler cennete sokmayacak. O hak orada alarm verecek.
Bu hadis bir başka açıdan bana namazı hatırlattı… Hani tekbir getirip “en büyük Allah’tır” diyerek namaza duruyoruz ya. Bir anlamda kulluk miracında yükselişe geçmemiz lazım. Ama nasıl ki havaalanında üzerinizde metal parça bulundukça uçmanıza izin verilmiyorsa namazda da kafanızda bin bir türlü düşünce ve dünya telaşıyla namaza başladığınızda öte âlemlere geçmenize ve kulluk miracında uçuşunuza izin verilmiyor. Artık namaz sırf bedenî bir takım hareketlere dönüyor. Kafanızdaki bütün metal parçalarından kurtulmalısınız ki o yüce dergaha hakkıyla girmenize izin verilsin ve uçuşunuz mümkün olsun.
Rabbimiz her türlü haksızlık, günah ve hatalardan temizlenmeyi, kulluk miracına yükselmeyi cümlemize nasip eylesin.
(Soner Duman/24.Receb.1439/11.Nisan.2018/Çarşamba)


5 Nisan 2018 Perşembe

YURT DIŞINDA ÇOK YERLER GEZDİM ORADAKİ İYİ İNSANLAR NE OLACAK?

Selam Arkadaşlar;

Gerçek olan, Rabbinden gelendir. O halde kuşkulananlardan olma! Bakara 147

En sık sorulan sorulardan bir taneside budur? 

Hocam yurt dışına bir çok yer gezdim ne kadar iyi insanlar var ama hakikati bilmediklerinden ötürü kötü yerlere gitmesine insanın gönlü razı olmuyor bunların durumu ne olacak diyorlar?

Bilmemek diye bir şey yok arkadaşlar?

Cenab-ı Allah, onları da ayetlerini, yegane kuvvet oluşunu, kullardan, insanlardan ve eşyalardan ilah olmayacağını kavrayacak bir fıtrat üzerine yaratmıştır. Bu insanların fıtratlarını başka bir yerde başka bir İlah'mı yaratıyor ki bu soru akla geliyor.

Akletmeden, dinini tahkik etmeden, bulunduğu toplumun rengine bürünmeyi bir inanç vesilesi sayıyorsanız bunların durumunu böylece kabullenebilirsiniz. Hangi coğrafyada olursa olsun akletmeyenler aynı kaderi paylaşacaktır. Şu halde herkes dönüp kendi niyetine baksın.

Hangi coğrafyada olursa olsun hakikati görmeyenlerin çoğu Allah'ın yarattığı fıtratı bilerek köreltmektedirler. Bu köreltmeyi hakikatin üstünü örtmek için gerekli görmektedirler. Fakat hangi coğrafyada doğarsa doğsun çıkarlarını devre dışı bırarak en basit akletmeyi gerçekleştiren kişiler sonunda hakikate erişirler. Neticede Kabe'nin dibinde doğupta bunu başaramayanlar var. Bunu gerçekleştirilen sayının az olması sizi yanıltmasın.

Bugünlerde bir düşünce tarzı belirmiş adam diyormuş ki manevitatı bir dağ gibi düşünün bütün dinler, manevi akımlar yukarda aynı yerde birleşirler dağın eteklerinde farklı olmalarına aldanmayın bunların hepsi aynı yerde birleşirler.

Adam modeli kurmuş hepsi aslında güzel bir yolun yolcuları olduğu için sonuçta aynı yerde buluşacaklarmış.  kimsenin tavuğuna kış diyormu? dürüstçe yaşıyormu? sen ona bak oda cennete gidecek önemli olan insanlık diyor...

Bu nasıl insanlık!
Adam en basit akletmeyi devre dışı bırakmışsa hangi iyilikten söz edeceğiz?
Bu iyilik değil ! bu kadar uyum içerisinde hayvanlarda yaşıyor. 

Oysa insanın en temel aklettiği süreç; Yaradınını tanıyıp O'na hayranlıkla kulluğunu gösterdiği ve O'nun yaratmadaki sınırsız gücünü kavradığı bir süreçtir.  Bu süreci doğru işleten bir adam bağışlayın taşa taptırabilir mi? böyle bir adam kendisi gibi insanlara kulluk edebilir mi? eğer edebiliyorsa akletmeten vazgeçmiş demektir.  

Akletmekten vazgeçen bir adam, bırakın dağa tırmanmayı yere doğru tepetaklak iniyordur. 

Cenab-ı Allah bir çok ayet de "düşünsünler diye" "hiç düşünmezler mi" diyerek insani kapasitemizi ortaya koyuyor. Bu kapasiteye sahip insan, yeryüzündeki varlığının akletmeyle gerçekleşeceğini ve bir yıllık tefekkürün bin yıllık ibadeten daha hayırlı olduğunu anladığında insanı varlığını harekete geçirmiş olur.

Bu süreç veri toplamadan, ayetlerle ilgilenmeden, gözlem yapmadan gerçekleşecek bir süreç değildir. Bu hareket bizim yaşamımızın olmazsa olmazıdır. Bunu yapan kimse ister Çin'de olsun ister Hindistanda olsun akletmek istediği takdirde Allah bu süreci işleteceği verileri ona ulaştırır. 

Hz Nuh (AS) ayetleri tilavet ederken ne diyordu?
 "Ve Ay'ı bunların içinde bir nur yapmış, güneşi de bir lamba kılmış. Allah sizi yerden bir bitki bitirir gibi bitirdi. Sonra sizi tekrar oraya geri çevirecek ve tekrar çıkaracaktır." Nuh 16-18  

Hz Nuh'un bahsettiği bu sürecin yaşanmadığı bir yer var mı? 
Bu süreç, insanı başlı başına yaradan hakikatine götürme yeterli ayetler değil midir? Her yerde güneş doğmuyor mu? Her yerde insanlar doğup, ölmüyor mu? Bu ayetleri es geçip görmezden gelenler, çıkarlarını kaybetme riskini göze almayan kimselerdir. Cenab-ı Allah aklederek gerçeğin üstünü ezmeyen herkesi muvakkaf kılacağını vaat etmiştir.

"O, akıl erdiremeyenlerin üzerine iğrenç bir pislik kılar." Yunus 100

Hakikat arayışı bireysel bir arayıştır, bireysel bir meraktır ve Cenab-ı Allah her insanda bu potansiyeli var etmiştir. Eğer kişi bu potansiyelini kullanmak isterse, Cenab-ı Allah ona ilmini çok basit şeyler üzerinden gösterebilir bir çiçeğe bakarken, güneşe bakarken, hatta tırnağını keserken bile yaşatabilir.

Bir insan vahiy ile tüm yolları kapayıp da bir Yaratıcısı olduğunu söylüyorsa o söylediği Yaratıcı onun memurudur. Çünkü vahiy üzerinden Allah’ın buyruklarını alabileceği tüm kanalları kapadığından onun Tanrısı ağzı var dili yok bir tanrıdır ve iletişimleri sıfır olduğu için de ona bir rekat namaz kıldıracak gücü bile yoktur.

Müşrikler putdan tanrıları niye çok seviyorlardı? 
Tamda bu sebeple işte. Ağzı var dili olmayan, onlardan bir şey istemeyen hazır kıta asker gibi sadece onların taleplerini yerine getiren bir tanrı istiyorlardı. Sorsan onlar da çok iyi kimselerdi.

Halbuki kulluk dediğimiz şeyde hayatın anlamı; Yüce Yaradanın ayetlerini inceleyip O'na sevgi ve saygıyla bağlanacak süreçleri yaşamaktır.

Prof. Dr. Halis Aydemir hoca'nın tefsir derslerinden alıntıdır.



23 Mart 2018 Cuma

GÜNLÜK AJANDASINDA AHİRET OLMAYAN YAŞAM TARZLARININ AKİBETİ

Selam Arkadaşlar;

Kişinin sahih bir imana sahip olduğunun göstergeleri nelerdir? Kişi sabah uyanıp zihin ajandasını yokladığında ufak tefek şeylerle mi mutlu oluyor yoksa ufukta bir güneş gibi beliren ahiret ajandasıyla mı? Eğer kişi ahiret heyecanı ile uyanıyorsa yakın bir imanın etkisi altına girmiş demektir. Fakat ajandası sadece dünya ile ilgiliyse, hayata dair irili ufaklı beklentileri etkin hale geçer ve kişiyi birinden diğerine sürükleyerek duvar çatlağından nefes almaya çalıştığı bir hayata sürükler. Çünkü dünyaya dair saman alevi misali mutluluklar kişilere uzun süre yar olmaz. Her gelen sabah, yeni bir başağrısı ve yeni bir mutsuzluğa gebedir.

İnsan, Rabbinin ayetlerini inceleyip O'nu tanımanın hayatının en büyük kıvancı olduğu anlamadıkça, onun yerine geçirdiği kıvançların hepsi sıkıntı halinde ona dönecektir

kalpler ancak allah'ı anmakla huzur bulur ile ilgili görsel sonucuGünlük ajandasında ahiret olmayan yaşam tarzlarının bütün dönemeçleri problemlidir. Bunlar hayat içindeki dönemeçleri aşmak ve Cenab-ı Allah'ın ayetlerinin tesirinden kurtulmak için kalplerine defans yapmak zorunda kalırlar ve her defasında biraz mutluluk demişken daha mutsuz olurlar.
Daha dün son model bir araba ile mutlu olacağını zanneden, daha dün yeni bir kariyer ile mutlu olacağını zanneden niceleri bu seçeneklerin hiç biri mutlu olmamaktadırlar. Dolayısı ile ahiretden ödün verenlerin dünyayı beş başı mamur hale getirdikleri düşüncesi şeytani bir aldatmacadan ibarettir. Eğer ufukta ahiret beklentisi bir güneş gibi doğuyorsa bu kişinin hayatıda nurlanır . Ama kayboluyorsa bu sefer ufak tefek kıvılcımların peşinde koşulup durulur. Cenab-ı Allah böylelerinin durumunu şöyle açıklar: Bunların örneği, ateş yakan adamın örneğine benzer; (ki onun ateşi) çevresini aydınlattığı zaman, Allah onların aydınlığını giderir ve göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir. Bakara 17


Cenab-ı Hakkın hoşnutluğunu kazanmak isteyip O'nun emir ve yasaklarını dikkate alıp dosdoğu olan kimseler ise onlara tahsis edilen nur eşliğinde yürürler. O nur, kişinin göğsünü genişletir onu karamsarlıktan kurtarır. Nuru olmayanlar o nuru aramak için psikolog psikolog gezerken onun kalbi her zaman ferahtır. Mutluluğun ölçüsü elinizde birşeylerin olması değildir. O şeylerle size mutluluğun yaşatılması veya yaşatılmamasıdır. Bu yüzden ahireti gözden çıkaranlar hem sonsuz mutluluklarını hemde bu dünyadaki mutluluklarını kaybetmektedirler. Ahiret beklentisi olmayanların dünyaya dair kısa vadeli döngüler içinde zamanla kalpleri pas bağlar ve tükenmişlik sendorumu içinde ölmeden önce bitkisel hayatta yaşarlar. Bu anlayış Mekke'de Peygamberimize "Bu çürümüş kemikleri kim diriltecek " diyen insanı sadece yaşadığı ana odaklayan anlayıştır. Bu insanlar zaman zaman ellerine geçtiğini sandıkları mutlulukları sağlamak adına, daha büyük yanlışlıkların içine girerler. Çünkü bir anlık mutluluk için yapmayacakları fedakarlık yoktur. Cenab-ı Allah, gözler önüne serdiği ayetleri içselleştirmeyenlerin karanlıklar içerisinde olduğunu söylüyor. Dolayısı ile bunların psikolojileri devamlı karanlıklar içerisindedir ve onu aydınlatabilmek için anlık ışıltıların peşini kovalarlar. Var mı bu gece bir eğlence? Var mı bugün bir parti?.... Var mı gönlümüzü eğlendirecek bir şey?..Onların gecelerinin sabahından da bir hayır çıkmaz ve hep yeni bir boşluğa uyanırlar. Bunlar boşluğu dolduracak şeylerin peşini kovalarken, ufukta ebedi bir gelecek beklentileri gönüllerini sarmamıştır. Bunların gönüllerini bazen 200 devirlere çıkıp bazen susan motora benzetebiliriz. Sonunda kayışlar atar sistem çakılır ve bozulur. Dolayısı ile böyle kimselerin göğüslerinde bir nur olmadığından kalpleri karanlık ve canları devamlı dünyalık şeylerle sıkkındır. Cenab-ı Allah'ın ayetlerini içselleştirmiş kimseleri ise Cenab-ı Allah bir nur üzere kalıcı bir ferahlıkla mutlu kılar ve böyle kimseler dünyevi bir kaç değişkenlik yüzünden mutluluk anlayışlarında bir değişkenlik yaşayıp dibe vurmazlar.


Prof. Dr. Halis Aydemir. Meal Derslerinden alıntıdır.














İNSAN EMBRİYOSUNUN KUR'AN'DA'Kİ BETİMLEMELERİ

Selam Arkadaşlar; Bugünkü embriyoloji ilminin tesbitleriyle Kur’ân ve hadisi karşılaştıran Kanadalı Profesör Keith L. Moore şunu söylemekt...