16 Ocak 2015 Cuma

BEN ONLARIN GÖRMEDİKLERİNİ GÖRDÜM!

Selam Arkadaşlar ;

Ele alacağımız âyet Ta-hâ Suresi'nin 96. âyetidir. Bu âyet İçin verilen yorum ve mealleri tahlil edebilmemiz için, gene Kur'ân'ı esas alarak evveliyatını kısaca vermemiz gerekiyor.

Musa (s), İsrailoğullarını kardeşi Harun'un gözetiminde bırakarak Tura gider. Geride bıraktığı kavmi arasından Sâmiri lakaplı biri İsrail oğulanndan zînet eşyalarını onları ikna ederek alır. Bunları eriterek -böğürtüsü de olan gösterişli bir buzağı heykeli yapar. Sonra İsrailoğullarına: İşte gerçek ilâhınız bu! Aslında o Musa'nın da ilâhıdır. Musa geçmişini unutmuş diyerek onları buzağıya tapınmaya davet eder. Putatapan, Özellikle Apis kutsal Öküzüne tapan bir cehalet ortamından gelen ve kalplerine samimî imanın henüz yerleşmediği bu insanların çoğu belki biraz da çöllerde dolaşıp durmanın vermiş olduğu usanç etkisiyle ve Harun'un (s) bütün muhalefetine rağmen bu böğürtüsü olan buzağı heykeline tapınmaya başlarlar. Turda, Musa'ya (s) Allah bu olayı haber verir. Musa (s) gazapla kavminin yanına döner. Önce şiddetle hepsini suçlar ve azarlar. Onlar, bu İşe önayak olan Sâmirrnin suçlanması gerektiğini söyleyerek kendilerini savunurlar. Hz. Musa, bu defa kardeşi Harun'u şiddetle -hem de tartaklayarak-sudar. Onun da mazeretini dinledikten sonra Sâmirî'ye yönelir: "Nedir bu yaptığın ey Sâmirî;?" diye çıkışır.

İşte üzerinde duracağımız âyet (Tâhâ: 96), Musa'nın (s) : bu sorusuna karşı Sâmirî'nin yapmış olduğu savunmayı hikâye etmektedir.

Şimdi bu âyetin tefsir kitaplanndaki efsânevî şeklini veriyoruz. Çoğunluk tefsir kitaplarının çok az nüansla fakat mânâ değişmezliğini koruyarak verdikleri yorum şöyle:

Ben onların bilmediklerini (Cebrail'in 'Hazyûnr adlı hayat atının bastığı toprağın hayat verici niteliğini) bildim. Resulün (Cebrail'in hayat atının) izinden bir avuç (toprak) aldım ve onu (eritilmiş veya heykel  haline getirilmiş mücevheratın içine) attım. (Böylece heykel ete, kana ve böğürtüye sahip oldu, yani landı.). Nefsim bana böyle hoş gösterdi.

Bu efsânevî anlatım; İbn Abbas'a izafe edilen tefsirde, Ferra'nın (207) Meâni'I-Kur'ân'mda, İbn Kuteybe'nin (276) Tefsî Ğarîbil-Kurân'uida, Taberî'nin (310) ve Zemahşerfnin (538) tefsirlerinde alternatifsiz yegâne yorum olarak verilmiştir.

Onlardan sonra gelen Râzî (606) İse, Mefâtîhu-I Ğayb İsimli meşhur tefsirinde bu efsânevî yorumu verdikten sonra, Ebu Müslim El-îsfahânî (370)'den naklettiği ikinci bir yorumu tahlil ederek bu ikinci yorumu Kur'ân'ın âyetine çok daha uygun olduğunu kabul etmiş, birinci yorumun çelişki ve man­tıksızlıklarını göstermiştir. (Bu doğru yorum ileride verilecektir.)
Râzî'den sonra gelen müfessirler ise gene eski (efsânevî) yorumu tercih etmişler, Râzî'nİn doğru bulduğu ikinci yoruma hiç yer vermemişlerdir. Bunlardan Nesefî (679), Kadı Beydâvî (6).(l İbn Kesîr (774) ve Celâleyn (864 ve 911) tefsirleriyle Suyutî'nin (911) Dumı'IrMensûr'unu ve Şevkânî'nin (1250) Fethu'l-Kadîrlni sayabiliriz.

Bunlar, anılan âyet için sadece yukarıda verilen (efsânevî) yorumu vermişler ve benimsemişlerdir. Görebildiğimiz kadarıyla sadece Nîsâbûrî (X. yy. civan) tefsirinde -Râzî'nin Mefâtîhu'l-Ğayb'ını esas aldığı için- iki yorumu da zikretmiş fakat herhangi biri lehine tercih yapma­mıştır. Demek oluyor ki Râzî'den sonra efsânevî yorum gene revaç bulmuş ikinci ve 'doğru' yorum gene unutulmuştur.

Türkçe Mehmet Vehbî, Ömer Nasuhi Bilmen ve Tıbyân tefsirlerinde de aynı efsâne yaşatılmışım M. Hamdi Yazir tefsirin­de bu âyet İçin yorum verilmemiştir. Günümüzde yayımı henüz tamamlanmayan, sözüm ona İbn Kesîr tefsirinde de durum aynıdır. Birçok tefsir kitabından gerekli-gereksiz nakillerle dolu olan bu eserde, bu âyetin tefsirinde, Râzî'ye hiç itibar edilme­miştir.

Yukarıda verilen tefsir kitaplarının bazılarında (özellikle Taberî, İbn Kesîr ve Durru'l-Mensurda), sözkonusu âyet için verilen efsânevî yoruma ilâve olarak birçok detay verilmektedir. İşte bunlardan birkaçı:

a) "Sâmiri Cebrail'i nereden tanıyordu?" muhtemel sorusuna şöyle cevap verilir:
Mısırda, İsrailoğulİan'mn doğan erkek çocukları öldürülür­ken, annesi, Sâmirî'yi doğurur doğurmaz gizlice bir yere bırak­mıştı. O sıralarda böyle birçok olay oluyordu. Melekler de bu terkedilmiş bebekleri besleyip büyütüyorlardı. Sâmirî'nin kısmeti de Cebrail'e çıkmıştı. Cebrail onu alıp büyütmüştü. Parmaklarını çocuğun ağzına soktukça her birinden bal veya süt akmaktaydı. İşte tanışıklık böyle meydana gelmiştir.
b) "Sâmiri, Cebrail'i atı üzerinde ne zaman görmüştü?" muh-temel sorusu da şöyle cevaplanır:
''Musa'yı (s) terkisine alarak Tura götürmeye geldiği za­man..." Ya da "Kızıldeniz kıyısında, İsrailoğulları denizi geçerler­ken, onları takip etmekte tereddüt eden Firavun'un aygırını tahrik etmek için kısrağı üzerinde denize dalarken..."
c) Cebrail'in atını bastığı toprağın hayat verici niteliği Sâmirîye ilhamla bildirilmişti.
d) Sâmirî bir avuç toprağı eteğinde saklamıştı.
e) Rüzgar buzağının gerisinden giriyor ağzından çıkıyordu... 
Kur'ân'ın daima, ibret ve ders alınmasını gözeterek geçmiş­ten aktarımlarda bulunduğunu hatırlarsak bu âyet için verilen yukarıdaki bilgilerden!!) çıkaracağımız ders ne olabilirdi?

Cebra­il'in atının adı ve özelliği gibi esrarlı bilgilere ulaşmamızın vereceği kıvanç mı? Yoksa şirke ve putçuluğa onay ak olan habis bir İnsanın Cebrail tarafından büyütüldüğünü ve ilham aldığını öğrenmemiz mi?

Sonra, bu bilgiler âyetin metninden nasıl elde edilebilmiştir? Bir 'resul' kelimesinden, olayla İlgili âyetler İçinde imâ yoluyla bile anılmayan Cebrail nasıl bulunup çıkarılmıştır? Aynı kelime­den atının adı, bastığı toprağın hayat verici niteliği hangi teknikle elde edilmiştir? Buzağının canlandığı nasıl bilinmektedir? Yoksa 'tefsir yapmak1 demek, gayb'dan haber vererek âyetlerin metinlerinin asla hatııiatamayacakiarı batını mânâlara ulaşabil­me sanatı mıdır?
Böyle bir yoruma bakarak, kolaylaştırılmış olduğu defalarca bildirilen Kur'ân'ın bir âyetinde bu kadar 'gaybr bilginin eksikliğini görünce şüpheye ve dehşete düşmeyelim mi?
Ve sormayalım mı: Acaba bu âyetin zahirini çarpıtmayan, bu kadar 'gayb bilgisrne gerek göstermeyen mâkul bir mânâsı yok mudur?"

Türkçe meallere baktığımızda; görebildiğimiz tek istisnası ile hepsinin aynı yorumu benimsediklerine, dipnot veya paranteziçi notlarla aynı efsânenin yaşatildığına tanık olmaktayız.
Hatta bazılarında,parantez içinde olması' gereken İbareler, âyet metnindenmiş gibi parantezsiz yazılmışlardır.'(Dİyâîiet, A. Fikri Yavuz ve Çağrı mealleri gibi)         
Burada, örnek olarak, sadece üç mealden âyetin nasıl verildiğini göstermekle yetineceğiz.
     
Sâmirî: "Onların görmedikleri bir şey gördüm ve o sana gelen ilahî elçinin bastığı yerden bir avuç avuçladım. Bunu zînet eşyasının eririldiği potaya attım. Nefsim böyle yaptırdı" dedi. 
Yukarıdaki ifadeler âyetin meali değil, tefsiridir. Çünkü ne "o sana gelen, ilahi" ve ne de "zînet eşyasının eritildiği potaya'' ibareleri âyet metninde var. Metne parantezsiz yapılan bu sokuşturmalarla, okuyucu, tamamen yukarıdaki tefsire mahkûm edilmekte ve başka bir mânânın varlığı ihtimalini düşünmekten mahrum bırakılmaktadır. 
b. A. Fikri Yavuz'un Meali                                            
Samiri dedi ki: "Ben İsrailoğullarının görmedikleri Cibril'i gördüm de, o Resulün izinden bir avuç toprak aldım ve onu (eritilmiş mücevheratın içine) attım. Böyle­ce bunu, bana, nefsim hoş gösterdi. 
Bumda daha da yanıltıcı bir duamı var. Mealdeki parantez­leri görerek parantez dışında kalan ifadelerin tümünü âyet metninden sayabilirsiniz. Oysaki hiç de öyle değil. Meselâ "Cibrîi'i" ve 'toprak' kelimeleri metinde yoktur. Elimizdeki baskışı, parantez içleri renkli ve itinalı olmasına rağmen, okuyucuyu yanıltacak çok sayıda parantezsiz katmalar ihtiva etmektedir.

(Sâmirî): ''Ben, dedi, onların görmediklerini gör­düm. (Cebrail'in sana vahiy getirdiğini gördüm. O aıhanî varlığın ayağının değdiği her yeri ihya ettiğini biliyor­dum. O) elçinin ayak bastığı yerden bir avuç (toprak) aldım: nefsim bana böyle (yapmayı) hoş gösterdi.

Görüldüğü üzere, metinde olmayan tefsîrî ifadeler titizlikle paranteze alınmıştır. Fakat parantez içleriyle okuyucu, yine aynı efsânevî yoruma mahkûm ediliyor. Bîr de burada, Cebrail'in atının ayak izi yerine, "Cebrail'in ayak izi" ikame ediliyor.

Ancak yukarıda verdiğimiz üç mealde, metinde olmayan ibarelerin hepsini parantez içine alsak ve bunları da görmez­likten gelsek, gene de âyetin mânâsını doğrultamayız. Sebebi, aslında metindeki bazı kelimelerin türkçe karşılıklarının da yanlış seçilmesidir. Meselâ, âyet metnindeki 'eser' kelimesinin karşılığının hep 'iz', 'ayak izi' şeklinde verilmesi bu hatalardan birisidir.

Artık 'doğrusu'nu haklı olarak merak eden okuyucunun sabrını daha fazla zorlamadan âyetin, metnine, sıyak-sıbakına uygun yorumuna geçiyoruz.

Önce âyeti motamot ve bazı kelimeleri -ilk etapta- aynen muhafaza ederek çevirmeye çalışalım:

Ben onların görmediklerini gördüm. Resulün 'eserinden bir 'kabza' almıştım, onu attım. Nefsim bana böyle yön verdi.

Görmek' şeklinde çevrilen kelime aslında 'basiret' kökün­den olup daha çok kavramak, sezmek, idrak etmek mânâsında şuurî' bir görmeyi ifade eder. Yani bu fiil göz ile (fiziksel) bir görüşten ziyade, 'sezgisel' bir görüş için kullanılır.

'Eser' kelimesi, İz şeklindeki mânâsının yanısıra 'öğreti' (tealim), 'ilke' mecazî mânâlarına da sahiptir. Bir kişinin onun öğretisi, bırakmış olduğu prensiplerdir. Bu manâsıyla arapçada kelimenin yaygın kullanımına rastlanır.

!Kabza' da 'bir avuç' demek olduğu gibi 'bir nebze', 'bir miktar' mânâsına da gelir.
Cümle sonundaki attım sözü ise 'nebeze' fiil-kökünclen gelmekte olup Kur'ân'da daha çok; bir emrin terkedilmesi, bir ahdin bozulması için kullanılmıştır. "Fe nebezûhu verâe zuhû-ribim. Onu (Allah'a olan ahidlerini) arkalarına attılar (bozdular, riayet etmediler). (3:187) "Nebeze. feıiqun kiîâbaîîahi verâe zuhûrihim: bir takımı, Allah'ın kitabını arkalarına attılar (terk ettiler)." (2:101)

Âyetteki 'resul' kelimesi ile de 'Musa' kaydedilmektedir.
Yukarıdaki bilgiler dikkate alındığında âyetin meali şöyle olur:

Ben onların kavramadıklarını kavradım. Resulün (Musa'nın) öğretisinden bir nebze almıştım, işte onu terketdim. Nefsim bana. böyle yön verdi.

Görüldüğü üzere böyîe bir meal elde etmek İçin "gaybden haber vermek" zorunda kalmadık, sadece arapça kelimelerin uygun mânâlarını seçtik.

Verdiğimiz mealin biraz daha netleşebilmesi için iki noktayı daha İzah etmemiz gerekiyor:
a) Resul' kelimesi ile Musa (s) kasdediliyor İse niçin 'sen' denmiyor da gıyabındaymış gibi konuşuyor? Sâmirî Musa'nın (s) öğretisini terk ettiğini ilân ederken ona nasıl hâlâ 'Resul' diye­biliyor?

Bu soruların cevabı, Kur'ân'ın üslubuna, daha doğrusu arabın üslubuna vakıf olanlarca kolaylaşıyor: Bir büyük İnsanın huzurunda onunla konuşurken, ondan gıyab sigasıyla bahset­mek, 'sen' diyeceğine sıfatını kullanarak hitap etmek arabın aşinası olduğu bir üsluptur. "Emîr ne buyuruyor acaba?" denir emîrin huzurunda. Kur'ân'da da Allah'dan 'O! diye bahsedilmesi büyüklüğüne İşaret içindir.

Resul kelimesiyle Musa'nın (s) kasdedilmesine gelince: Sâmirî burada alaycı ve iğneleyici bir üslup kullanıyor. Nitekim küstah Kureyş müşrikleri de Hz. Peygamber'e (s) inanmadıkları halde, alaylı bir şekilde bu üsluba başvuruyorlardı:
"Ey kendisine zikir indirilen, sen bir delisin." (15:6)
"Bu Resule ne oluyor; yemek yiyor, çarşılarda geziniyor! (25:7)

b) Sâmirî'nin gördüğünü iddia ettiği ne İdî? Neyi kavramıştı,neyi sezmişti?
Bütün kıssanın Kur'ân'da zikredilişinin hikmetini de belirle­yecek olan bu sorunun cevabını Muhammed Esed'den (özetle­yerek) veriyoruz:

Herçeşit putperestliğin ve Allah'dan başka varlık­lara İlahî sıfatlar atfetmenin temelinde yatan şuuraltı zaaf şudur:
"İdrâk-edilemez" olanın kendisinin veya onun ter, cellisi diye tasavvur edilen herhangibir şeyin müşahhas  (somut) bir tasvirini yaratma ümidi. Bu kabil beyhûıj. ve aldatıcı çabalar, insanların Allah'ı kavramalarına   yardımcı olacağına bunu daha da giriftleştirdiğinden ilk hedef saptırılarak dindar ruhî potansiyeller şirke kaydırılır. İşte Samîrî bu psikoz içinde "Bize öğrettiğin bazı şeylerin yanlışlığını gördüm" demek istemişti. Yani o, muteâl (aşkın/transcendental) ve ihata edilemez"
Allah inancıyla tatmin olmamış; insanların tapınabilmesi için daha somut şeylerin ortaya konmasını öngörmüştür.                                                                                                    
Bütün bu açıklamalardan sonra âyetin derii-toplu mealini yeniden verelim:                                                                  
Ben onların (İsrailoğulları'nın) kavrayamadıklarını  (bazı şeylerin yanlışlığını) kavradım. Elçinin (Musa'nın)
öğretisinden bir nebze almıştım, işte onu terkettim, Nefsim bana böyle yön verdi.
Yukanda verilen bilgiler; Râzî'nin tefsiri, Muhammed Esedin İngilizce meâltefsiri ve arapça lügat kitaplarından elde edilmiştir.
Bu yorumu tarihte ilk savunan zat ise, bildiğimiz kadarıyla, Ebu Müslim b. Bahr el-İsfehanîdir (370). Râzî, kitabında, Ebu Müslim'in yorumunu zikrettikten sonra "Bu yorumun, diğer müfessiıierin yorumunu aykırılığından başka bir kuşum yoktur. Buna rağmen bu yorum, aşağıdaki hususlardan dolayı tahkike (gerçeğe) en uygun olanıdır... diyerek klasik (efsânevî) yorum­daki çelişkileri ve tutarsızlıkları sergiier.
Ne yazık ki Razî'den sonra gelenler gene geleneği ve önceki müfessirlerin sözbirliğini ölçü olarak almışlardır. Fakat bu 'sözbirliği', birbirinden bağımsız olarak varılan kanaatlerin birliği değildir. Birbirinden taklîden yapılan nakillerin nesilden nesile geçmesiyle meydana gelmiş taklidi bir vakıadır. Taklîd yoluyla yapılan zincirleme nakillerle oluşan sözbirliğinin ilmî değerini düşünenlerin takdirine bırakıyoruz.
Şüphesiz, tarihte, böyle bir taklîde kendini kaptırmayan âlimler de yaşamıştır. Ebu Müslim el-İsfehânî bunlardan biridir. Ancak bu zat "mınezilî" oîarak tanınma bedbahtlığına uğra­dığından, 14 cilt olduğunu öğrendiğimiz tefsirinden, bize, sadece Râzî tefsiriyle nakledilenler ulaşabilmiştir. İslâm tarihi; yafta­lanarak kendisi afaroz, eserleri yokluğa mahkum edilen birçok ilim adamını bağrında taşımaktadır.
Ancak günümüzde Türkiye dışındaki müslümanlarca meydana getirilen daha ilmî, daha ihatalı tefsirler bizi sevin­dirmektedir. Mesela yukarıda andığımız efsâneye hiç yer ver­meyen, âyetin doğru yorumuyla yetinen tefsirler çoğalmaktadır. hîeraği Tefsiri, Abduicelil İsa'nın Eİ-Mushafu'l-Muyessen, Mu-hammed Esed'in meal-tefsiri görebildiklerimiz... Özellikle sonun­cusunun gerçekten büyük bir cehdin ve ilmîn mahsulü olduğunu vurgulamak isteriz.

Bu çalışmamızla aşağıdaki hususların ortaya çıkmasına yardımcı olduğumuzu sanıyoruz:
a) Klasik tefsir kitapları, Kufân'ı anlama çalışmalarımızda müstağni kalamayacağımız kaynaklar olmasına rağmen; bunları meydana getirenlerin de beşer olduklarını, bazı noktalarda zaaf gösterebileceklerini veya yanılabileceklerini gözönünde tutarak, basiretle ve tahkîk üzere okuduğumuz sürece bize faydalı olabileceklerdir. Aksi halde hak ile batılı, gerçek İle efsâneyi birbirine karıştırma tehlikesi daima mevcut olacaktır.
b) Basiretsiz veya tahkiksiz bîr itimada dayalı gelenekçilik (nakilcilik) daima hataların nesilden nesile aynen aktarılmasına neden olmuştur. İslam adma bize ulaşmış bulunan bütün nakilleri. Kur'ân'a ve aklın temel prensiplerine başvurarak kabul veya reddetmek zorundayız.
c) Özei olarak toplumumuzdaki Kur'ân okuyucusu için, yalnızca türkçe meallerle yetinip başka kaynaklara başvur­maması halinde, bu yetersiz meallerin mahkûmu olarak Kurallın ruhuna aykırı sonuçlar çıkarması ihtimali her zaman söz konusu olacaktır.

http://m.serzeyrek.tr.gg/K-Ue-R-h-AN-VE-S-Ue-NNET--Ue-ZER%26%23304%3BNE-_-Hikmet-Zeyveli.htm
                                 

İNSAN DEVASA BOYUTTAKİ KALBİNİ NASIL BOŞA ÇIKARABİLİR?

Selam Arkadaşlar; Aşağıdaki soruların cevabı ve daha fazlası Prof. Halis Aydemir'in Nahl 108-109 tefsir dersine ait kayıttadır. Akl...