12 Ocak 2015 Pazartesi

KURAN VE SÜNNET

 
Kur'ân'da, sünnetin (artık 'Resûîullah'ın sünneti'özel anla­mında), Kitaba (yani Kur'ân'a) bir alternatif olarak zi kredi) eliğine şahid olamıyoruz- Kur'ân'da sadece, Allah'a itaatin yanısıra Resûlullah'a da itaatin vucûbiyeti vurgulanmakta, [8]ve onun insanlar için güzel bir örnek" olduğu bildirilmektedir [9]Ancak Kur'ân'da, "Allah'ın sünneti"İbaresi bulunmasına rağmen "Peygamber'in sünneti" lobin hiç geçmemektedir.
Hadislerde ise "Allah'ın sünneti ve Resulünün sünneti" kullanımının yanışını, [10] nadiren "Kitab ve sünnet" tabirine de rastlanmaktadır. [11]

Hadislerde geçen bu kullanımlardan ötürü, Kur'ân ve Sünnetin tarifleri ve birbiriyle olan ilişkileri önem kazanmaktadır:

Kur'ân: İnsanların doğru yola hidayetine medar olacak bütün düstûrları ihtiva eden Allah'ın vahyi/mesaj.
Sünnet: Şifahi bir metin olan Kur'ân düstûrlarının, ilk muha-tab toplumda peygamberi uygulaması.      
                      
Bu tarifleri doğru kabul edersek -ki bizce doğrudur-Sünnetin Kur'ân'dan bağımsız bir şey olmadığı sonucu ortaya çıkar, (Resûîullah'ın ahlâkının Kur'an'dan ibaret olduğu müsel­lem bir vakıadır). Bununla beraber aralarında bir nüansın da olması gerekir ki onu da şöyle bir benzetmeyle İzah edebiliriz:

Bir roman veya tiyatro eserinin bizzat kendisini okumakla, sahneye konmuş halini seyretmek arasında, herhalde bir fark -en azından etki farkı- vardır. Eser, yazılı halden canlı bir gösteri haline getirilirken bazı özel tasarruflar da sözkonusu olabilmektedir. Bununla beraber sahnelenmiş veya perdeye aktarılmış eser gene de yazarına izafe edilir. Örneğin biz, Shakespeare'in 'Hamlelini ya da 'Kral Lear'ini seyretmiş oluruz.
Benzer şekilde ve teşbih caiz görülerek Kur'ân metninin hayat sahnesine konmuş hali 'Resûîullah'ın Sünneti'diye. adlan-dınlırsa Kur'ân ve sünnet arasındaki ilişki daha iyi anlaşılmış olur. Bu bağlamda, Sünnet, Kur'ân'ın bir bakıma İdentiği (özdeşi) ya da gerçek tevili demek olur.

Ne var ki, Kur'ân ve Sünnet arasında gene de bazı özellik farklarının varlığı gözardı edilmemelidir:
Kur'ân'ın sahibi; gaybı bilen, dolayısıyla geleceği bilen Allah olduğundan, onun 'ebedî' kaydıyla koyduğu düstûrlar, gerçekten zaman/mekân faktörlerinden etkilenmeden kıyamete kadar geçerli olurlar. 'Ebedî" kaydıyla ibaresini kullanıyoruz; çünkü Allah'ın kitabı Kur'ân'da da ebedî olmayan bazı yerel/geçici hükümler yer almaktadır. Örneğin, Resûîullah'ın vefatından sonra hanımlarıyla kimsenin evlenemeyecegi şeklindeki Kufânî yasak (Ahzab: 53), elbette ki geçici madde niteliğinde olup Hz. Peygamberin son hanımının vefatından sonra âyetin nassî hükmü kalkmış bulunmaktadır.

Resûlullah'a (s) gelince, onun beşer olduğunu ve bu vasfıyla gaybı (dolayısıyla kendi zamanı ve mekânı dışındakileri) Allah bildirmedikçe bilemiyeceğini Kur'ân bize bildirmektedir.[12] Bu beşerî vasfa sahip olan bir peygamberin; özel bir coğrafyada, Özel bir zamanda ve özel bir toplumdaki Kur'ânî uygulamasının o şartlarda en mükemmel olmasına ve bizim İçin daima örneklik özelliğini korumasına rağmen- başka coğrafya, zaman ve toplumlarda, bütün teferruatıyla aynen taklid edilebilirliğini iddia etmek herhalde mümkün olmasa gerektir. Nitekim Kur'ân'da, tarifi Resûlullalra ve belki de her müslüman 'ûlu'l-erar' bırakılan [13]bazı tarifsiz ('mutlak') ifadeler var ki bunlar şartların değişimi ile yeniden tarif gerektiren hükümlerdir. Örneğin, Kur'ân'da 'sefer' kelimesi tarifsiz olarak geçmekte ve bununla İlgili bazı hükümler tesri kılınmaktadır. Seferin tarifini ise Resûlullah'm sünnetinde bulmaktayız. Eğer 'sefer' için teşri kılman ruhsatların İlleti 'meşakkat' İse seyahat vasıta ve imkânlarının fevkalade gelişmiş olduğu günümüzde veya başka zaman/mekânlarda "sefer" haline yeni bir tanım getirilmesinin kaçınılmazlığına inanmamız, Hz. Peygamber'in sünnetini ihlal etmemiz ya da Kur'ânî hidayetten uzaklaşmamız anlamına alınamaz.
Bu noktada akla Önemli bir soru gelmektedir: Resûlullah'm (s) Kur'ân-dışı teşri yetkisi var mıdır? Varsa günümüz müslümanmm bunlar karşısındaki durumu nedir?

Cevap: Hz. Peygamber'in, 'Resul' ve 'İmam' sıfatıyla hem 'tebliğ, 'hem de 'tatbik' görevi vardır. Tebliğ; Allah'ın mesajını metin olarak apaçık duyurmak, muhatablarına ifnam etmek (kavratmak)tir. Tatbik ise, tebliğ ettiği topluma Kur'ânî düsturları uygulamaktır. İşte bu 'tatbik' safhasında Resûlullah da, Allah'ın Kur'ân'la bildirdiği teşriatın dışında teşri yetkisine sahiptir. Nitekim risaleti boyunca bazı genel ve Özel teşriat koymuştur da. Bu teşriatm esaslarını Kur'ân belirlemiş olmakla beraber, geçici veya kalıcı nitelikli olmaları, illetlerinin (gerekçelerinin) sürekli veya geçici olmasına bağlıdır.

Günümüz müslümamnm Kur'ânî esaslar çerçevesinde teşri kılınmış ve fakat Kur'ân'da mevcut olmayan bir 'peygamberi teşri' karşısındaki tutumu ise -bize göre- aşağıdaki gibi olmalıdır:
a) Peygamberi teşriin illeti (gerekçesi) biliniyorsa ve bu illet değişmemişse, ona aynen ittiba etmek (bir kadını aynı anda teyzesi veya halası ile beraber nikahlamak yasağı gibi);
b) Peygamberi teşriin illeti biliniyorsa ve fakat bu illet zaman/mekân faktörleriyle değişmiş ise; Kur'ân'ı esas ve Pey­gamberi teşrii örnek alarak, değişen şartlara uygun yeni çözümler aramak (yukarıda verdiğimiz '5e/er; Örneği gibi);
c) Peygamberi teşriin illeti hiç bilinemiyorsa bu teşri'e aynen ittiba etmek (Namazların vakit ve rek'at sayılarının tesbiti gibi)...
Ve... Kur'ân'a ilk ittiba eden Resûlullah'm[14] güzel örneğini1[15] ve azîm ahlâkını[16]  kavrayabilmek için herşeyden önce Kur'ân'ın muhkemâtını kavramamız, öncüllerimizi Kur'ân'la oluşturmamız gerekiyor. Aksi halde, Kur'ân derecesinde sahih olmalarına hiçbir suretle İmkân bulunmayan nakillerle bize tanıtılan peygamberin gerçek simasını ve siretini/sünnetini ihata edeme­yiz. (Çünkü onun ahlâkı Kur'ân'dan ibarettir.)
Kur'ân ve Teygamberî uygulamayı birbirinin adeta karşıtı göstermeye çalışan ya da Peygamberi sünneti yanlış tanımla­dıktan sonra Kur'ân'ı ona tabi kılan zihniyetin zaaf ve sapma­larını burada tartışmayacağız. Tevhid dininde  esas olduğunu layıkıyla idrak ettiğine İnandığımız Hz. Ömer ve Hz.
Aişe gibi[17] biz de, Allah'ın kitabının yeterliliğini savunuyor ve fakat Resûlullalı'ın siret ve sünnetinin, Kurân'ın tatbikinden başka birşey olmadığını kabul ediyoruz.

Burada kısaca ha fırlatılmasını gerekli bulduğumuz birkaç nokta daha var:
1. Sünnet, hadis'le karıştırılmamalıdır. Sünnet, bir uygulama­nın, bir teamülün; hadis ise bir sözün naklidir. İkisinin ortak özelliği bize naklen gelmiş olmalarıdır. Bazı hadislerle bir sünnet nakledilmiş olabileceğine karşılık her hadis bir sünnet ihtiva etmeyebilir.
2. Bazı sünnetler mütevatir uygulamalarla bize kadar gelmişlerdir. Namazın kılınışı, haccın uygulanışı gibi. "Uygulan­mış esaslar" anlamında sünnet veya sünnetlerin bize amelî intikali aklî bir zaruret ve neticedir.
3. Resûlullah'ın sünnetini yalnızca hadis kitaplarında ara­mak yanlıştır. Kur'ânî Öncüller oluşturulduktan sonra, Hz. Peygamberin sünnetini bulma ve kavrama yoluyla bize intikal etmiş her tarihi malzeme (hadis, siret, tarih, tefsir, tabakat... kitapları) yol gösterici olabilir. Bu yolla, taassuba kapılmadan daha doğru sonuçlara ulaşma şansını elde etmiş oluruz, unutmamalıyız ki hadisçiler de tarihte kelomcılar ve fukaha gibi bir ekol teşkil etmişlerdir ve onların da usûl ve f uru'da bazı zaaf ve hataları mevcuttur.
4. Sünnetin vahiy olup olmadığı tartışması bizce gereksiz bir tartışmadır. Zaten vahiyle (Kur'ân'la) hidayet edilen bir peygamberin, her sözü ve her fiilinin vahiy addedilerek insiyatifi yok sayılmak pahasına "vahiyle kuşatılmış iradesiz bir peygamber'1 vasfına büründürülmesi mâkul olmasa gerektir. Hz. Peygamberin Kur'ân rehberliğinde fakat irade ve insiyatifiy-le hareket ediyor olması, onun hevasmdan konuşuyor olmasını da asla gerektirmez.
5. Kur'ân'ın İrşadı gereği, Resûlullah'ı "güzel Örnek" kabul etmemiz, onun hakkında bize ulaşan her rivayete -tahkiksiz-kömkörüne İnanmamızı ve mefhûmunu taklid etmemizi zoainlu kılmaz, "örnek almak"la "taklid etmek" arasındaki büyük fark gözardi edilmemelidir.
6. Resûlullah Örneğrnden müstağni kalabileceğini sanan bir zihniyet, Kurân-ı Kerİm'i Allah'ın rızasına uygun olarak anlamaktan kendini mahrum bırakmış demektir.
Her toplumda olduğu gibi toplumumuzda da ifrat ve tefrit içerisinde birtakım taassup mihraklarının varolması, bizi, tarafsız ve basiret üzere hakkı aramaktan alıkoy manialıdır. [18]





ÖLÜMLE ARAMIZ İYİ DEĞİLSE DE KARDEŞİYLE ARAMIZ ÇOK İYİ

ÖLÜMÜN KARDEŞİ Yüce Allah mübarek kitabı Kur’an’da şöyle buyurur: “Allah, vakti gelen canları ölümleri anında alır, henüz ölüm vakti gel...