19 Mart 2015 Perşembe

ADIMI BOŞ YERE ANANLARI CEZASIZ BIRAKMAM

Selam Arkadaşlar ;

Atalarımız “Kork Allah’tan korkmayandan!” demişlerse de günümüzde Allah ve korku kelimeleri yan yana geldiğinde bundan rahatsızlık duyulmaktadır. Çünkü yüce Allah, merhameti ilke edinmekte ve temel başlangıç cümlemiz olan besmelede kendisini “merhamet tanrısı” olarak lanse etmektedir. Ancak Kur’an’ın -özellikle Mekkî sûrelerinin- ilahi azap ve helaklerle dolu olduğu da bir vakıadır. Dolayısıyla, Allah’ı ve dini doğru anlamada “korku motifi”nin önemli bir yeri vardır.
İslam denge dinidir; Hazret-i Peygamber denge insanı olduğu gibi, İslam’ın tanrı telakkisi de dengelidir. -Buna bağlı olarak, Müslümanım diyenler de dengeli (ümmeten vesatan) olmak durumundadır.- Yüce Allah sadece cemal sıfatlarına değil, celal sıfatlarına da sahiptir; O, -sözgelimi- Rahman olduğu gibi kahhardır da; sevdiği gibi öfkelenir de… Allah’la doğru ilişkiler geliştirebilmek için O’nu böyle anlamak durumundayız; bu Allah’a nakisa getirmez. Biz, Allah’ı tamamen tenzihçi bir yaklaşımla anlaşılmaz hale getirenlerden de değiliz, salt rahmet ve sevgi tanrısı olarak lanse edip, insanları bu “sevgi dini”ne sokabilmek için acımasızca katledenlerden de değiliz! O’nun ‘kul’ları olarak, O’nu iyi tanıyıp, O’nun gazabından yine O’nun rahmet ve şefkatine sığınan insanlarız biz; O’ndan korkmayıp da mahfilden, odaktan, tağuttan, şeytandan, gazeteciden, amirden, patrondan, karıdan/kocadan mı korkacağız, elbette O’ndan korkacağız… Haddimizi bilerek… O’nun karşısında bir hiç olduğumuzu unutmayarak… “Ben böyle bir tanrıya bağlanamam kardeşim!” küstahlığını bırakarak…
Buna rağmen, sadece Müslümanların değil, diğer din sahiplerinin de, bu “mutlak varlık”la ilişkileri hemen daima laçkalaşmıştır… O’nu tanıdığı iddiasındaki insanlar, O’nun kutsal adını dillerine persenk etmekte; ciddi gayrı ciddi her tür konuşmada rahatlıkla ağızlarına almakta; O’nun adına yemin edip sözlerinde durmayabilmektedirler. 
Ortalama Türkiye vatandaşı, gülerken de, ağlarken de, sevinirken de, üzülürken de, şaşırırken de, korkarken de, hâsılı, hemen her hâlet-i ruhiyesinde, Allah’ın adını ağzına almaktadır; dilimizde bu tür 800 kadar deyim bulunmaktadır. Allah’ı daima anmak dinin en temel emirlerinden biri olduğundan, bu, bir noktaya kadar hoş karşılanabilirse de, yüce Allah’ın On Emir’deki “Benim adımı olur olmaz ağzınıza almayacaksınız; çünkü Ben adımı boş yere ağzına alanları cezasız bırakmam!” cümlesi üzerinde düşünülmeli değil midir? Laubaliliğe varan bu tutum, Allah’ı salt merhamet zannetmekten, yani kendini O’ndan yana tamamen güvende hissetmekten kaynaklanmaktadır. Bu tür tutumlar sergileyen “Allah’ın sevgili kulları”, O’nun tokadını! yediklerinde, bunun sebebini bir türlü anlayamamakta, uzun süre kendilerine gelemeyerek bocalamakta, fakat zamanla tekrar eski large hallerine geri dönmektedir. Oysa O’nu tanıyanların, O’ndan ve azabından yana asla emin olmamaları; daima bir korku ve ümit psikolojisi (beyne’l-havfi ve’r-reca) içerisinde olmaları gerekmektedir.
Hikmetin başı Allah korkusudur.
İnsanoğlunun temel bir hâlet-i ruhiyesi olan korku, sadece dünya-ahiret mutluluğu için değil, bizzat hayatın sürdürülebilmesi için de gereklidir. Korku; kişinin yaşadığı duruma göre dikkat, ürperti, çekinme, irkilme, kaygı, saygı ve dehşet şekillerinde ortaya çıkabilir. Kur’an korkuyu dinî hayat açısından en mühim kavramlardan sayar; çünkü imanla korku arasında doğrudan bir ilişki vardır. Korku hem kişiyi imana ileten bir olgudur hem de kişi, iman ettikten sonraki hayatına bu korku sayesinde çekidüzen verir (ittikā); İhsan sahibi bir mümin Allah’tan korkar; Allah’ın kendisini gördüğü bilinciyle hareket eder, davranışlarını buna göre ayarlar. Kimin, nerede, ne kadar ceza görüp; kimin, nerede, ne kadar nimete gark olacağı Allah açısından aslında hiç fark etmediğine (İbn Hanbel, V/68) göre, O’na karşı muamelelerimizde dikkatli olmamız gerektiği aşikârdır. Kaldı ki, “kalpler O’nun iki ‘parmak’ı arasında bulunmaktadır.” (Müslim, Kader 17); O’nun, kalpleri dilediği gibi çevirmesini engelleyecek bir güç yoktur.
 İlk Müslüman neslin “Ben gerçek bir müminim!” diyememesinin altındaki saik de, imanlarından şüphe etmeleri değil, sû-i hâtime endişesidir; zira “kişi Cennetlik ameller yapıp durduğu halde, sonunda (tökezleyerek) Cehenneme gidebilir.” (Buhari, Kader 1) Hz. Ömer gibi müminler bile, kendilerinde nifak bulunabileceği korkusundan emin olamamışlar; hatta günümüz insanına normal gelen birtakım tavır ve hareketleri nifak saymışlardır. - Alah’tan korkma kavramı, elbette, baskı, anarşi ve hukuk keşmekeşinin (fitne) yanı sıra, O’nun Ateş’ine ve “kimsenin kimseye fayda sağlayamayacağı” o nihai dehşet gününden sakınmayı, yani bunlara karşı ayağını denk almayı da kapsar.– Bununla birlikte, şu da unutulmamalıdır ki, rahmeti gazabının önünde bulunan (Buhari, Tevhîd 15) Allah’ın, kulunun kendisi hakkındaki kanaatine göre hareket edeceği bildirilmiştir (Müslim, Zikr 2). Bu bakımdan, mümin için, Allah’a karşı daima hüsnüzan beslemek, ümitvar olmak esastır.
Kur’an’ın odak kavramlarından olan ittikāya geçmeden evvel, onu tetikleyen “korku” motifinin çeşitli gamlarını gözden geçireceğiz. Ancak daha önce, iman ve korku ifade eden kelimelerin Kur’an’da sıklıkla birbirinin yerine kullanıldığını belirtmek isteriz. İman eden herkesin Allah’tan korkmasını ve O’na hem korkarak hem de ümitlenerek kulluk etmesini isteyen Kur’an, korkuya iman kavramı içerisinde yer vermiştir (İsra 17/60). “Allah anıldığı zaman gerçek müminlerin kalplerinin ürpereceğini” belirten Kur’an (Enfâl 8/2), dağların -Kur’an kendilerine inzal edildiği takdirde- Allah korkusundan baş eğerek paramparça olacağını ifade eder (Haşr 59/21). Müminler ayrıca Allah ve din ile ilgili hususlarda hiç kimseden korkmamak durumundadır (Mâide 5/54).
İmdi; vikāyet kökünden gelen ittikā “korku gereği korunmak” anlamına geldiğine göre, ittikānın temeli korkudur. İttikāyı güdüleyen korku Kur’an’da çeşitli kelimelerle anlatılmıştır. Korkma, ürkme, çekinme, kaygılanma, sayma, saygıyla karışık korku gibi anlamlara gelen bu kelimelerde, basbayağı bir korku söz konusudur; hani çağdaş din adamının, Rahman Rahim Allah’la bir türlü ilişkilendiremediği, modern insana hiç yakışmayan o meş’um (!) duygu…
(ı) Korku psikolojisini anlatan kavramların başında gelen havf, “kesin bilgiye ya da bir emareye dayanarak, istenmeyen bir şeyin başa geleceği beklentisine girmek” demektir. Güven (emn) ve üzüntünün (hüzn) zıttı olan havf Kur’an’da daha çok dindışı alanlarda kullanılmıştır; bununla birlikte, Allah’tan, O’nunla karşılaşmaktan, haşr olunmaktan, Ahiretteki dehşet günlerinden endişe edip korkmak da bu kelime ile ifade edilmiştir.
(ıı) “Tazimle karışık bir korku” ifade eden haşyet ise genellikle, korkulan şeyle ilgili bilgiden ileri gelir. “Kulları arasında Allah’tan ancak bilginler korkar” (Fâtır 35/28) âyetinde, bu korkunun sadece bilgi sahiplerine izafe edilmiş olması da bu sebepledir. Kur’an kılavuzundan yararlanabilecek müttakîler anlatılırken, onların “Allah’a gayben iman ettikleri” belirtilmiştir ki, buradaki imanda haşyet anlamı mündemiçtir. Buna karşılık, haşyetin de iman anlamında kullanıldığı olmaktadır; Kur’an’ın ilk sûrelerindeki korku ifade eden kelimeler genellikle böyledir. Haşyet lâfzının zikredildiği bu âyetlerde imanla haşyet arasında büyük bir ilişki kurulmuştur. Çünkü Peygamber’in öğütlerini ancak haşyet hisleri taşıyanlar dinlemekte, ancak böyle bir korkuya sahip olanlar ilahî tehditlere aldırmaktadır.
(ııı) Korku hissi ve ürperti anlamındaki vecel, Kur’an’da hakiki müminlerin temel psikolojik durumları anlatılırken kullanılır; her tür hareketinde Rabbini nazar-ı dikkate alarak, daimî bir dikkat ve korku hissi içinde bulunanların bu durumları vecel masdarı ile ifade edilir.
(ıv) Rağbetin çelişiği olan rahbet de korku bildiren Kur’ani bir kavramdır. Bütün peygamberlerin, Allah’a arzu ve korkuyla dolu olarak dua ettikleri belirtilirken bu köke yer verilmiştir (Enbiyâ 21/90). Rahbet “sakınma çabası ve gönül çarpıntısını da içeren basbayağı bir korku ve dehşet hissi” olup, bu kökün if’âl kalıbı olan irhâb, daha çok dindışı alandaki caydırışları ifade eder (A’râf 7/116; Enfâl 8/60; Haşr 59/13). [Çağdaş Arapçada, irhâb terör; irhâbî de terörist anlamında kullanılmaktadır.]
(v) Kur’an’da korku psikolojisi bağlamında kullanılan lâfızlardan biri de işfâktır. Güneşin batışı sırasında gündüz ışığının gece karanlığıyla karışması anlamındaki şafak kökünden gelen işfâk, “korku ile karışık bir özendir. Çünkü müşfik bir kişi, şefkat gösterdiği şeyi sevmekte ve onun başına gelebilecek durumlardan kaygılanmaktadır. Nitekim göklerin, yerin ve dağların “o emanet” kendilerine arz edildiğinde gösterdikleri ihtiyatlı tutum, Ahzab: 72’de işfâk masdarıyla anlatılmıştır.
(vı) Korkunun semantik alanına giren bir kelime de huşû’dur. Doğrudan korku anlamı ifade etmeyen huşû’ “boyun eğmek (ضَراعة)” anlamındadır. Genelde kalbin boyun eğişi için kullanılan darâ’anın aksine huşû’ daha çok dış organlardaki boyun eğiş için kullanılır. Bu sebepledir ki, “Kalp tazarru ettiğinde organlar huşu eder” denmiştir. Bununla birlikte, huşû’un, kalbin boyun eğişi için de kullanıldığı görülür (Hadîd 57/16). “Üzerlerine Kur’an indirildiği takdirde dağların Allah korkusundan paramparça olacakları”na (Haşr 59/21) bakılırsa, -ki aynı temaya işfakta da yer verilmişti- huşû’un sâiki korkudur. Nitekim kelime, TāHâ: 108’de; ”Şimdi başımıza neler gelecek acaba!?” diye korkuyla bekleşen Ahiret halkının kendilerine çekidüzen verdikleri sırada seslerinin kısılacağı anlatılırken kullanılmıştır. Huşû’un seküler kullanılışı, anlamını daha da netleştirmektedir; Fussilet: 39’da, toprağın, hareketsiz (خاشعة) bir şekilde öylece dururken, üzerine yağan yağmurla birlikte kabardığı anlatılmaktadır. Huşû’un karşılığında kıpırdama ve kabarma masdarlarının kullanılması, huşû’un, bu iki kavramın anlattığı durumun tam tersinin, yani sükûnet ve vakarın anlattığını gösterecektir. Aynı durumu ifade eden Hac Sûresi’nin 5. âyeti de bunu destekler mahiyettedir.
Buna göre, huşû’, mecazen korku ifade eden bir kavram olmakla birlikte, daha ziyade, kabarıp böbürlenme (istikbâr) ifade eden kavramların zıttı olmaktadır. Nitekim Kur’an’da huşû-istikbâr çelişkisi ihsas edilir: Ateşi hak edenlerin Ahiret’te düşecekleri zillet anlatılırken huşû’ lâfzına yer verilmek sûretiyle, dünyada hiç başlarını eğmeyen o müstekbirlerin, azabı görünce başlarını nasıl zilletle öne eğecekleri ifade edilir (Şûra 42/45; Kamer 54/7; Kalem 68/43; Ma’âric 70/44; Nâzi’ât 79/9; Ğâşiye 88/2). Dinî ilkelere ve vahyin tebliğcisine karşı kabarıp durma tavrını kâfirlerin en temel vasfı olarak yansıtan Kur’an’a göre, huşû’ müminlerin temel vasıflarından biri olduğu gibi (Mü’minûn 23/2), Kur’an’a inanan Ehl-i Kitabın temel vasıflarından biri de huşû’ sahibi olmalarıdır (Bakara 2/45; Âl-i ‘İmrân 3/199). Huşû’un anlam sahasında yer alan tevazu (hevn) ve ihbât kavramları da imanla ilişkili olmakla birlikte bunlar daha çok ahlakî mahiyet arz etmektedir.
(vıı) Kur’an’da imanî bir mahiyet taşıyan tevazu aynı zamanda ahlakî bir değerdir. Kibir ne kadar yerilen bir davranışsa, tevazu da o kadar övülen bir davranıştır. Kur’an kibre kâfirlerin temel karakteristiği bağlamında yer verirken, tevazuu Rahmân’ın seçkin kullarının davranışı olarak yansıtır (Furkān, 25/63) ve Allah’ın âyetlerine ancak büyüklük duygusuna kapılmaksızın secdeye kapanıveren kimselerin iman edeceklerini bildirir (Secde 32/15). -Kibri kötüleyen bütün âyetler aslında tevazuu övmektedir.-
(vııı) Söz konusu duyguyu ifade eden kelimelerden biri de ihbâttır (إخبات). Yumuşak ve sağlam kumlu toprak” (Cevherî, Sıhâh, “h-b-t” md.) anlamındaki خبت kökünden gelen ihbât “yumuşaklık” ve “alçakgönülülük” anlamındadır; bu yönüyle, Mevlâna’nın “Alçakgönüllülükte toprak gibi ol” özdeyişini hatırlatmaktadır. İhbâtı, müminlerin kazanması gerekli bir kalp ameli olarak gören Kur’an, bu amele sahip kişileri müjdeleyip (Hac 22/34, 54) Rablerine bu duyguyla yaklaşan iman ve amel-i salih sahiplerini Cennetlik olarak tavsif eder (Hûd 11/23). İhbâtı Allah’a ve vahye karşı takınılması gerekli bir tevazu duygusu olarak yansıtan âyetler, mezkûr duygunun iman ve teslimiyetle bağlantılı olduğunu da ortaya koymaktadır.
(ıx) Bu iki kavramın ifade ettiği duygunun sonucu olarak ortaya çıkan mümine yakışır bir davranış ise tazarrûdur. Tazarrû, yumuşaklık mânasındaki zarâ’a kökünden gelmekte olup, zarâ’a ile huşû’ anlamca birbirine yakındır. Huşû’, kişinin dış görünüşüyle ilgili iken, zarâ’a kalbi ilgilendirmektedir (Râgıb, el-Müfredât, s.148, “h-ş-’a” md.; ‘z-r-’a” md.) Tazarrû kalp katılığının, yani kasvetin zıttıdır.
(x) Hayâ da bir tür korkudur. “Nefsin, kendini çirkinliklere karşı tutması” anlamına gelen hayâ, Türkçedeki utanma fiiline tekabül etmektedir. Hz. Peygamber, imandan saydığı (Buhârî, İman 3) bu kavramın, kişinin eylem ve davranışlarında oynadığı role: “Utanmadıktan sonra dilediğini yapabilirsin!” (Ebu Davud, Edeb 6) buyurarak işaret etmiştir. Zira akıllı kimse, Rabbi ve hemcinsleri karşısında mahcup olmaktan korktuğu için, fahşa, münker ve bağy kabilinden –insan haklarını ihlal eden, ahlaksızca- hareketler sergilemekten kaçınır. Genelde, insanları bu tür eylemlere sevk eden, hiç kimsenin bundan haberdar olmayacağı fikridir. Oysa bu, Allah’ın daima her şeyden haberdar olduğu gerçeğine ters düşmektedir.
(xı) Korkunun semantik sahasına giren son kavramımız recâdır. Recâ’ imanın içyapısını oluşturan temel tavırlardan biriyken, çelişiği olan ye’s de küfrün semantik alanında yer almaktadır. Recâ’, Türkçeye emel ve ümit şeklinde çevrilmekte ise de, kelimenin, yerine göre korku, yerine göre de ümit anlamına geldiği aşikârdır; rahmet lâfzı ile birlikte kullanıldığında ümit; azap vb. can sıkıcı bir durumla birlikte kullanıldığında ise korkma anlamına gelir. Korku ve ümit birbirinin ayrılmaz parçası olduğundan, recâ’ kökünün geçtiği âyetleri çevirirken, “korku ve ümit” birlikte zikredilmelidir. Sözgelimi Yunus: 7’deki إِنَّ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا ifadesi, “Bizimle karşı karşıya geleceğinden yana bir ümit ve korku taşımayanlar…” demektir… Çünkü Allah’ın sadece cenneti yoktur; Cehennemi de vardır… Dünyada yapılanlar sadece ümidi ya da sadece korkuyu gerektirmez; salihse ümitlenmeyi, kötüyse korkmayı gerektirir…
İttikā işbu korku türlerinden kaynaklanmakta olup, insanlara peygamber göndermenin iki temel gayesinden biridir. “Benden başka ilah yoktur; o halde sadece Ben’den sakının” (Nahl 16/2) ifadesinde, tevhid vurgulanırken ittikā da emredilmiştir. Tevhidin sahası sadece inanış iken, ittikā inanışa ek olarak eylem ve davranışları da kapsar; çünkü O’ndan sakınmak, O’nun emir ve yasaklarına riayetsizlik durumunda başa gelebilecek olan başarısızlık, hüsran, felaket ve azaplardan kendini kurtarmak anlamına gelmektedir.

Dinin ve bi’setin gayesini özetleyen bu âyete ek olarak, Şu’arâ Sûresi’nin bi’set konulu 105-184. âyetlerinde de ittikānın özenle vurgulandığı görülür. Buna göre, Hazret-i Nûh’un, Hûd, Salih, Lût ve Şuayb’ın, kavimlerine getirdikleri ortak ilke, “Allah’tan sakınıp elçisine içtenlikle boyun eğmek”tir. Bu âyetlerde, yukarıdakinden farklı olarak, elçiye itaat gereğinin altı çizilmekte; fakat Allah’la ilgili olarak sadece ittikā emredilmektedir. Demek ki ittikā, bi’setin Allah’a ilişkin temel amaçları olan tevhîd, mârifet ve tasdîki tek başına ifade etmektedir. Buna ek olarak; ittikānın dinin itikadî ve amelî boyutunu aynı anda ifade eden diğer kavramlarla ilişkisi aşikârdır. Sözgelimi ihsânın meşhur hadisteki tanımı ile meselâ Nisâ: 128 ve Yûsuf: 90’daki kullanımı bir arada düşünüldüğünde, ihsân kavramı ile ittikānın bağlantısı tebarüz eder. İkinci olarak; kişinin Allah katındaki ‘iyi’liğini ifade eden total bir kavram olan birr de takvâ ile bağlantılıdır (Bakara 2/189); çünkü o da hayatın odağında yer almaktadır. Son olarak; dinin dünyevî gayesi bağlamında ele alınabilecek Allah’a kulluk (ibadet), itâat, inkıyâd, ittibâ, cihâd, ıslah, ihsân, adl, birr kavramlarının zıtları, yani masivaya kulluk, fısk, fücûr, icrâm, tekzîb, tuğyân, isâe, istiğnâ, zulm kavramları aynı zamanda ittikānın da karşıtlarıdır.
Sonuç olarak…
İlk vahyedilen âyetlerde; ittikā, haşyet, ‘ibadet, tezekkî, ihsân, islâm gibi tasdîk ve ameli aynı anda ifade eden kavramlar üzerinde önemle durulmuştur. Bu, Kur’ân’ın tâ baştan beri sadece tasdîki hedeflemediğini, aksine ilahi vaat ve tehditlere kulak asan, maddî-manevî yaşamına çekidüzen veren, Allah’a yönelen, düşünceli ilahi emirlere riayetkâr (müttakî) bir karakter istediğini açıkça gösterir. Nitekim “iman ve amel-i salih sahipleri” anlamında kullanıldığı aşikâr olan “ittikā edenler” ifadesi, Zümer: 71’de ve 73’te “inkâr edenler”in karşıtı olarak kullanılmıştır.
Kur’an’da, müminlerin sahip olduğu temel vasıf olarak korku ve saygı fenomeninin zikredilip, kâfirlerin temel vasfı olarak da kibir, küstahlık, korkusuzluk ve hoyratlığa yer verilmesi bizi şöyle bir sonuca götürür: Tıpkı “Allah’tan korkmama” anlamına gelen bütün kavramlar küfrün içyapısına dâhil olduğu gibi, çeşitli oranlarda bir korkma ifade eden kelimeler de imanın iç yapısına girmektedir. İman sahibi olup da azap âyetleri zikredildiğinde korkmayıp, aldırmamak, davranışlarına çeki-düzen vermemek; Cennetle ilgili âyetler zikredildiği zaman da ümide kapılmamak nasıl mümkün olabilir? Böyle birinin aynı aldırmazlığı (gaflet ve nisyân) gösteren bir kâfirden farkı nedir?
*PROF.DR. MURAT SÜLÜN'LE
KARŞILAŞTIRMALI TEFSİR DERSLERİ
HER CUMARTESİ SAAT 14.00- 16.00
ARASINDADIR.

ÖLÜMLE ARAMIZ İYİ DEĞİLSE DE KARDEŞİYLE ARAMIZ ÇOK İYİ

ÖLÜMÜN KARDEŞİ Yüce Allah mübarek kitabı Kur’an’da şöyle buyurur: “Allah, vakti gelen canları ölümleri anında alır, henüz ölüm vakti gel...