23 Mart 2015 Pazartesi

KURANIN EVRENSELLİĞİ NASIL ANLAŞILMALIDIR ?

Selam Arkadaşlar ;

Kur'an-ı Kerim'in Genel Nüzul Sebebi

Sebep kelimesinin illet anlamında olup olmadığı ya da sebebin mi yoksa âyetin mi önce olduğu, tarihte kısır tartışmalara konu olmuş; halku’l-Kur’ān çerçevesinde utanılacak icraatlara imza atılmıştır. “Demirin İnzâlinden Kur’ân’ın İnzâline; Bir Nüzûl Analizi” başlıklı makalemizin bu meseleye bir açılım getireceğini umarak, elinizdeki yazıda; Kur’ān-ı Kerim’in genel nüzul sebebi çerçevesinde ümmî Araplarla kitabî Yahudilerin genel portresini resmetmeye çalışacağız; tarihsellik-evrensellik meselesine değinerek, Kur’ān vahyinin olgulara paralel seyrini konu edindikten sonra, teknik bir konuyla ilgili uyarılarda bulunup sonuca gideceğiz.
I. İLK MUHATAPLAR –GENEL ÇERÇEVE-
Kur’ān-ı Kerim, insanlığın büyük bir uçuruma yuvarlandığı VII. yüzyılın ilk yarısında inzal edilmiştir. Kur’ān’ın insanlığa ne getirdiğini anlayabilmek için, o sırada neyin var olduğunu iyi anlamak gerekir.
1.1. ÜMMÎ ARAPLAR
Atasına körükörüne bağlılık, bir Arabın en büyük marifet ve erdemlerinden biriydi. Putperestlerin zihni, zamanın bütün milletleri gibi mitolojilerle dolu olsa da nispeten realistti; ancak bu realizm materyalist ögeler taşımaktaydı. Kadın-erkek ilişkileri yer yer oldukça liberaldi; örf genelde kadın aleyhine işliyor; insanlar babalarının eşlerine dahi mirasçı olabiliyordu. Başıbozukluğa varacak derecede Cumhurî esasa yakın bir siyasî anlayış vardı. Kitabî bir toplum olmadıklarından, yaşadıkları bölgelerde büyük bir asayişsizlik, hukuksuzluk, barış ve güvenlik zaafı hüküm sürmekteydi; Kur’ān’da “fitne ortadan kalkıncaya kadar” mücadeleye devam emrinin verilmesi ve İslâmiyet’in en temel kelimelerinin iman, islâm ve dîn olması tesadüfî değildir. 
Bir cömertlik duygusu varsa da tıpkı dindarlık algıları gibi, gösterişe dayalıydı; zengin-fakir arasındaki ciddi farkı düzelterek sosyal adaleti sağlamaya yönelik bir teşebbüs yoktu; hasta, sakat, kötürüm ve yetimler için ciddi bir şey yapılmıyor; muhtaç tabaka ikinci sınıf addediliyordu. Belli belirsiz bir İbrahimî gelenek vardı; yer yer tevhid akidesine sahip kişiler görülüyordu. Tanrı evi sayılan Kâbe’ye hizmette kusur edilmiyor; buna karşılık, dinî vecibelerde, sözgelimi hac merasimlerinin uygulanışında Mekkkelilere bazı ayrıcalıklar tanınıyordu.
Ümmî Araplarin psikolojisi şöyle özetlenebilir:
Genel olarak: Biz Mekkeliler Halilullah İbrahim’in torunlarıyız; Allah’ın özel koruması altındaki gözde kullarız; asiliz, güvendeyiz; çünkü O’nun ‘ev’inin (Kâbe) hizmetkârlarıyız. O mucizevî bir şekilde Kâbe’yi korumamış mıydı? Hem de içi ‘put’ doluyken?! Atalarımızın izinden gitmek varken, bizi elâleme üstün kılan ‘tanrıça’lara sahip çıkmak varken, ne idüğü ve ne olacağı belirsiz bir ütopyaya mı takılacağız? Bu düpedüz delilik!..
Kerli-ferli adamlar (ekâbir): Mal-mülk bizde, evlâd u ayal bizde; zenginiz, cömerdiz, söz üstadlarıyız… Bizim gibi yüce şahsiyetler dururken Allah yetim Muhammed’i mi görevlendirmiş yani?! Daha dünkü çocuk! Beraber çelik-çomak oynuyorduk yahu! Şimdi kalkmış; Tanrı’nın elçisiyim diyor. Peygamberse şayet, bahsettiği peygamberler gibi mucizeler yaratsa ya!.. Bunların gerçekle alâkası yok; tamamen mitolojik. Hem, insandan peygamber mi olur?! Ne var; istesek biz de bunun (Kur’ān) gibisini söyleriz! Yaşarız, ölürüz; bir daha da dirilecek değiliz. Hem dirilsek bile Tanrı o güzellikleri yine bunlara değil, bize verir. Bu din iyi bir şey olsaydı, bu sefih ayaktakımından önce biz girerdik!..
1.2. KİTABÎ YAHUDİLER
Önceki kutsal kitaplarla aynı temele oturan Kur’ān, bu kitapları ilke olarak onaylamış; temel ilkeleri anlaşılır bir üslûpla ve sağlam aklî, hissî delillerle değerlendirip temellendirerek, kadim din mensuplarının sapmış oldukları noktaları düzeltmiştir ; yani onları doğrulamakla kalmamış, aynı zamanda doğrultmuştur.
Kur’ān; Tevrat ve İncil’deki verilerin doğruluk kriteridir. Çünkü Peygamber çağından uzaklaşıldıkça, baştaki iyi niyet (ihlâs) zayıflamış; hak üzere giden birileri daima bulunmakla birlikte , çıkarcılık ve samimiyetsizlik elit tabakanın hâkim vasfı haline gelmiştir . Kutsal kitap yorumcularının hırs, arzu ve temayülleri (ehvâ’) bu kitapların getirdiği mesaja damgasını vurmuş; vahiyler genelde siyasî ve iktisadî güçlerin çıkarları doğrultusunda, ezilenlerin özellikle de kadınların aleyhine yorumlanmıştır. Yoklukların, kıtlıkların, istilâların, harplerin, darplerin, mahkûmiyet ve sürgünlerin hâkim olduğu uzun asırlar boyunca, bu kitaplar, müntesipleri tarafından korunamamıştır. Bu kitaplarda, Allah’ın asla değişmeyen, mümin-kâfir herkesin kabul etmek zorunda kaldığı kâinat kitabının anahtarı olan bilimle çatışan cümleler bulunduğu da bir gerçektir. Kur’ān’da kadim kitapların Hazret-i Muhammed’e ve beraberindeki müminlere yönelik bazı tanıklıklarına atıf yapılmaktaysa da bunlar nâma yazılı muayyen tanıklıklar değil, vasfa yazılı belli-belirsiz tanıklıklardır. Yani Yahudiler bir peygamber geleceğini anlıyorlardı, hatta onun sayesinde Arap düşmanlarını yeneceklerini söylüyorlardı ; ama bu kutlu kişi; Abdullah’tan olma, Âmine’den doğma Muhammed değil, kendi ırklarından biri olacaktı...
1.3. HÂSILI...
Kur’ān-ı Kerim inzal edilmeden önce Allah, din, kitap, peygamber gibi kavramlar aşınmış ve
önemsiz → önemli → daha önemli → en önemli
arasındaki sıralama bozulmuştur. 
Mâ’ūn Sûresi’nde gayet güzel özetlendiği gibi, dindarlık şekil ve gösterişe indirgenmiştir:
Bak şu yargılanma gününü yalanlayana?!
Odur işte yetimi itip kakan;
düşkünü doyurmaya (insanları) teşvik etmeyen…
Yazıklar olsun dindarlık iddiasındaki bu tiplere ki,
dindarlığın ne demek olduğundan haberleri yoktur!
Bunlardır gösteriş yapa(rak saçıp savura)nlar;(gerektiğinde) en basit bir şeyi bile esirgerken!..Kur’ān’da salâtın, yani dindarlığın ikāme edilmesi bu yüzden ısrarla istenmektedir. Salâtın önemi hiçbir dinde inkâr edilmemekle birlikte, bu temel kavramın anlaşılıp bi-hakkın ifa edilmesinde daima sorun yaşanmıştır. Nitekim Kur'ân'da, daha ziyade ikāme-i salât ve türevleri kullanılarak, salâtın dosdoğru/tastamam ve eksiksiz yerine getirilmesi istenmiş ve ikāme edenler methedilmiştir . Buna karşılık, salâta aykırı tutum ve davranışlar içinde bulunan kişi ve kesimler şiddetle yerilmiş; “salâtı zāyî etmek"le suçlanmışlardır. Özellikle de din adamı kisvesi taşıyanlar...
Kur’ān-ı Kerim’in genel nüzul sebebi sayılabilecek olan bu manzara-i umumiye, tam bir sapma (dalâlet) idi . Allah’ın emir, yasak ve tavsiyelerine riayetkâr bir hayat, Kur’ān’da, dosdoğru yolda gitme sembolüyle; bunun tersi de doğru yoldan sapma sembolüyle anlatılmıştır. Çünkü sapma kavramının Arap zihin yapısı açısından korkunç çağrışımları bulunmaktadır. Zira gideceği binlerce kilometrelik mesafeyi çölün ortasında pusulasız katetmek zorunda olan bir toplumun fertleri açısından, doğru güzergâhta gitmek (hidayet) ve oradan sapmak (dalâlet) hayatî önem taşımaktadır. Ancak; sapma ve doğru yolda gitme izafî kavramlardır. A’nın sapkın dediği, B’ye göre pek ala doğru yolda olabilir. Hiç kimse yanlış yolda gittiğini söylemez; herkes kendince doğru yolda gitmektedir . Hazret-i Muhammed peygamber olarak görevlendirildiğinde, kitapsız (ümmî) Müşrikler de, Kitap sahipleri de doğru yolda gittiklerini iddia etmekte ve apaçık kat’i bir kanıt gelinceye kadar bu yoldan asla ayrılmayacaklarını söylemekteydi . –Yanlış yolda gittiğini bilmemek, aksine uçuruma doğru giderken menzil-i maksûda gittiğini sanmak kadar yanlış bir şey olamaz.– Müşrikler, “Muhammed yoldan çıktı!” (صَبَأ محمدٌ) diyerek anti-propaganda yapıyor; Kitap sahipleri de Müşrikleri daha doğru yolda buluyorlardı . Kur’ān’daki “Kim daha sapkındır?” (مَنْ أَضَلُّ) sorusu, daha yanlış yolda olanın kim/ler olduğu hakkında bu iki kâfir gruba fikir vermeye yöneliktir.
II. TARİHSEL - EVRENSEL
Bu sebeple, yüce Allah insanın idrak düzeyine tenezzül ederek o diriltici nefesi (ruh) ile ona yeni bir manevî hayat bahşetmiştir. Ancak bunun tüm insanlığa aynı anda verilmesi ilahi yasaya (sünnetullāh) aykırı olduğundan, bir prototip, yani pilot bölge seçilmiştir: Arabistan Yarımadası… İslâmiyetin doğup serpildiği bu topraklar zamanın büyük medeniyet merkezleri açısından hiç de önemli bir coğrafya değildi. Ve aslına bakılırsa, XX. yüzyıla kadar da böyle kaldı… Aynı şey bir ölçüye kadar Araplar için de söz konusu idi… Bir Arap milletinden bile bahsetmek zordu. Tam bir hukuksuzluk ve asayişsizliğin hüküm sürdüğü bu kurak, çorak ve ırak yerler zamanın güçlü milletlerinin iştahını kabartmıyor, dikkatini bile çekmiyordu… Hazret-i Muhammed, zamanın en basit milletlerinden sayılan –fakat Siyer kaynaklarında yerin dibine geçirildiğinin aksine, kumaşı sağlam olan– Arapları tek bir ülkü etrafında birleştirip belli idealler uğrunda canlarını bile vermeye hazır tek bir yumruk hâline getirdiği zaman, artık İran açısından da, Turan açısından da, Bizans açısından da iş işten geçmişti… 
Peygamberlerinin vefatından sonra ciddi bir bocalama devresi yaşadılarsa da bunu Hazret-i Ebu Bekr’in dirayeti sayesinde atlatmayı bilen Araplar, Kur’ān’dan aldıkları müthiş dinamizm ile zamanın süper güçlerini dize getirmeyi başardılar. Hem de birkaç on yıl zarfında… Fethedilen toprakların insanları da, adalet, çalışma, kalite, ötekine saygı ve hoşgörü gibi temel Kur’ān ilkeleri sayesinde kitleler halinde İslâm’ı benimsediler. Belli bir coğrafyada zuhur eden İslâmiyet böylece yeni coğrafyalara açılarak farklı milletlerin kabul ve beğenisine mazhar oldu; sahip olduğu evrensellik potansiyelini ortaya koymaya başladı.
Mevcut medeniyet havzalarına uzaklığı sayesinde İslâmiyet, kendisi olarak; hâkim güçlerden bağımsızca gelişip serpilebildi…
Kur’ān-ı Kerim; evrensel ilahî mesajın Hazret-i Muhammed ve çevresinin kültür süzgecinden geçirilerek, sadece Arapların değil, onlar vasıtası ile bütün insanlığın idrak seviyesine indirilmiş en mükemmel ve nihaî versiyonudur. Bir başka deyişle; 610-632 yılları arasında inzal edilen Kur’ān-ı Kerim ile sınırsız hakikatler insanın sınırlı idrak düzeyine “sınırlı bir kültürel çerçevede; beşerî dil kalıpları içerisinde, o dilin müsaade ettiği ölçüde” indirilmiş; bu esnada, Arap dilinin mecâz, teşbîh, temsîl vb. bütün imkânları kullanılmıştır. Bu bizi Kur’ān’ın sonraki çağlarla alâkası olmayan ‘tarihte kalmış’ bir metin olduğu sonucuna götürür mü? Kur’ān’daki mesajlar sadece Araplara değil, ulaşabildiği herkese yöneliktir . Kur’ān, Âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş , âlemlere verilmiş bir öğüt olduğundan, herkese açık evrensel bir mesajdır.
Kur’ān evrenseldir; çünkü genel güvenlik, asayiş ve barışı öncelemekte; insan haklarına saygı ilkesini getirmekte; insanî değerlerin ve yüce ahlâkın yayılmasına çalışmakta; fert, aile ve toplumu ıslah etmekte; bilim ve düşünceye önem vermektedir; Arz’ın imarını önemsemektedir.
Ancak bu evrensellik her çağda farklı farklı anlamalara konu olabilecek; ayakları yere basmayan, ele avuca sığmayan âfakî bir şey olmayıp, aksine, inzal edildiği reel zaman dilimiyle bağlantılı bir evrenselliktir: Muhammed Hamidullah’ın ifadesi ile; Kur’ān-ı Kerim insan hayatının tamamında, bütün ülkelerde, maddî, ferdî ve toplumsal hayatın bütün alanlarında ve her zaman [k]endini bir kılavuz olarak takdim eder. 
Devlet başkanından ve başkomutandan en sade vatandaşa kadar herkes Kur’ān’da kendisini ilgilendiren bir şey bulur (...) Yasa olarak Kur’ān, [İslâmiyete gönül verenlerin] ‘ezilmiş’ birkaç kişiden oluştuğu dönemden tutun da Atlantik’ten Pasifik’e uzanan muazzam bir coğrafyada hüküm sürdüğü döneme kadar toplumun bütün ihtiyaçlarını karşılayabilmiştir. İslâm toplumu, onda inanç esasları, ibadetleri, sosyal hayat ilkeleri, hukukî yasaları ve diğer bütün ihtiyaçları için gerekli ilkeleri bulmuştur.
Dolayısıyla, her çağın insanı kendi realitesini Kur’ān’daki mahallî tarihsel çerçevede bulabilir. Kur’ān-ı Kerim Arapların yaşadığı coğrafyada değil de Hindlilere, Çinlilere… inzal edilmiş olsaydı, evrensel ilkeleri (emr) o coğrafyadaki insanların kültürüne ve dünya algısına göre şekillenecekti. Sözgelimi bal arısına değil de ipek böceğine vahyedildiği anlatılacaktı; evrensel cana kıymama ilkesi kız çocuğu örneğinde değil de bir başka örnekle verilecekti; devenin yaratılışına değil de, o coğrafyada hangi ilginç hayvan varsa onun, meselâ kangurunun, filin ya da pandanın yaratılışına dikkat çekilecekti. Savaşların kazanılmasında en önemli faktörlerden biri komutana bağlılık ve verilen emre aykırı hareket etmemektir, diyelim… 
Bu evrensel ilke Kur’ān’da Uhud savaşını konu alan âyetler bağlamında dile getirilmektedir. Yine, “Düşmanlarınız için elinizden geldiği kadar kuvvet hazırlayın; at besleyin” evrensel buyruğunda, elbette savaş teknolojilerindeki gelişmelere bağlı olarak elbette ‘kuvvet’in kapsamı değişebilecek; savaş atlarının yerini başka araçlar alacaktır. Nüzul çağında ok atma ile sınırlı olan kuvvet, zamanla, mancınık ve toptan farklı menzillere sahip nükleer başlıksız ya da başlıklı füzelere kadar gidecektir; işin özü ‘kuvvet’tir, araçlar değişse de o hiç değişmemektedir. Kur’ān’ın evrensel örneklerinden siz kendi döneminizdeki benzer durumlara dersler çıkaracaksınız. Çünkü Kur’ān’da, mahallî realiteden hareket edilerek evrensele gidilmiştir. Malum, ulusal olmadan uluslar arası olunamamaktadır. 
Kur’ān, esnetilerek, sündürülerek, evrilip çevrilerek, her çağda farklı anlaşılarak, çağdaşlaştırılarak, bilimselleştirilerek evrenselleştirilmiş olmaz. Kur’ān’ın evrenselliği reel nüzul şartlarındaki gerçek anlamındadır. Kur’ān âyetlerinin gerçek anlamı, Peygamber çağında ifade ettikleri anlamlarla sınırlandırılmalı; yani âyetlerin gerçek anlamlarında keşmekeş yaşanmamalı; “Anlamı zenginleştireceğiz” diye her kafadan bir ses çıkmamalı, gerçek anlam bir kez tespit edildikten sonra, onun ışığında ne yapılacaksa yapılmalıdır; insanlığa tutulmuş ilahî bir ışık, tutulacak en sağlam kulp ve sarkıtılmış ilahî bir ip olarak her asırda o asrın idrakine sunulmalıdır.
Kur’ān’ın gücü, onun tarihî bir olayı, bir fenomeni açıklamasında değil, anlamı her zaman geçerli [evrensel] bir sembol olmasında yatar. Çünkü o, belli bir zamanda olmuş özel bir olayla değil, eşyanın tabiatında da mevcut bulunan ebedî gerçeklerle de ilgilenir. (…) Kur’ān’ın mucizesi, onun yeryüzünde ilk zuhurunda olduğu gibi vahy edilişinden yaklaşık on dört asır sonra bugünün insanlarının ruhlarını da harekete geçirme etkisinde bir dile sahip olmasındadır.
III. NASS – OLGU İLİŞKİSİ
3.1. GENEL OLARAK
Kur’ān’ın içeriği olgulara paralel seyretmekte idi . “Gerçekten ‘hak’tan gelen gerçek bir kitap” olan Kur’ān’ın olgulara paralel nüzulü yağmur temsili ile de anlatılabilir: Yağmur taneleri her ne kadar gökten inmekte ise de aslında, Mehmet Erdoğan’ın ifadesiyle yerden ağmakta, gökten yağmaktadır. İşte, Kur’ān vahiyleri de yüksek gaybî bir yerden (semâ) insan idrakine inmektedir; fakat onları yere olgular, yani yeryüzündekilerin genel gidişatı; hukukî, siyasî, iktisadî sorunlar, fiilî, sözel her tür soru, tartışma, savaş ve barışlar indirmekte, adeta çekmektedir. Nitekim Kur’ān’da inzal dönemi Arap-Yahudi toplumunun aşina olmadığı temalar yoktur; bu kültürel çevrenin meçhulü olan kıssalara yer verilmemiş; İran, Turan, Hind, Çin, Maya ve Aztek gibi büyük medeniyetlere atıfta dahi bulunulmamıştır.
“Ey iman edenler! (Peygamberinize) olur olmaz şeyleri sormayın; çünkü size açıklanırsa hoşunuza gitmeyebilir. –Zira Kur’ān indirilirken bunları soracak olursanız size açıklanacaktır.– Allah bunları (sizin dirayetinize havale ederek) es geçmektedir. Allah bağışlayıcıdır, Halîm’dir.
İlk sûreler, hitap ettikleri toplumun dil zevkine uygun olarak kısa ve yoğun cümlelerdi. Öylesine akıcı ve etkileyici idiler ki, mümin–kâfir herkesin gönül tellerini titretip içlerine nüfuz ediyorlardı. Aslında, ortada bir hak–hukuk mücadelesi vardı. İlk âyetlerde, hukuksuzluğa, adaletsizliğe, gelir uçurumuna dikkat çekiliyor, bunu gidermenin yolları gösteriliyordu… Nitekim tuzu kuru olanlar, yani Kur’ān’ın mele’ ve mütref dediği iktisadî ve siyasî güç odakları, ilk âyetlerde verilen mesajın statukoyu yıkacağını görmekte gecikmediler… Çoğunluk da onların manipülasyonu ile (mekr) bu yeni çağrının, atalarının örf, âdet, gelenek-görenek ve törelerine aykırı olduğu sonucuna vardı ve İslâmiyeti kabul etmenin şahsî ve zümrevî çıkarlarını alt–üst edeceğini anladılar. Ne de olsa Kâbe’ye doldurdukları yüzlerce put ekmek kapılarıydı ve bu sayede diğer Araplar nezdinde müstesna bir konuma sahiptiler. Bununla birlikte, Kur’ān’ın sesi Mekke sınırlarının dışına taştı ve diğer kabilelere ulaştı. Ancak, Kâbe’yi tekellerinde tutan müşrikler civardan gelen turistlere karşı ciddi bir propagandaya başladılar . İnsanları Hazret-i Muhammed’den uzaklaştırmak için her türlü tedbire; haksız suçlamaya, mesnetsiz iddiaya başvurdular; ellerindeki güçlü propaganda aletleri ile Muhammed’in cinli, şair, büyücü, kâhin ve müfterî olduğuna zavallı yığınları (mustaz‘af) inandırmaya çalıştılar.
 Bir yandan insanların onu dinlemesine engel olurken, diğer yandan Müslüman topluluğu sindirmeye çalışıyor; onlarla aynı akideyi paylaşmasa da onlara arka çıkan herkesi sosyal ve ekonomik yönden boykot ediyorlardı. Özellikle garibanlara reva gördükleri eziyet o dereceye ulaşmıştı ki, buna dayanamayan Müslümanlar önce Habeşistan’a; sonra Medine'ye hicret etmek zorunda kalmışlardı.
Bu arada Hak Teâlâ’nın etkileyici mesajları devam etti. Müslümanlara sağlam bir inanç kazandırmaya, ahlâklarını yükseltmeye, karakterlerini arındırmaya yönelik bu mesajlar sayesinde, sağlam bir toplum oluşturmak için gerekli olan bağlılık ve fedakârlık ruhu aşılanmış oluyordu. Daha ziyade kıssalar aracılığıyla iletilen mesajlar Müslümanları dünya-Ahiret saadeti ile müjdeleyerek teselli ediyor, rahatlatıyor, cesaretlendiriyordu. Bu asil amaç uğruna fedakârlık yapma ruhunu kazanan Müslümanlar, artık kendilerinden kat kat fazla bir düşmanla dahi savaşabilecek şuur ve kıvama gelmişti . Bu mesajlar şüphesiz sadece müminlere yönelik değildi. Evrensel ilkelerin iletildiği bu dönemde, Cahilî kültür şiddetle eleştiriliyor; sahipsiz ve muhtaç kimselerin itilip kakılması tenkit ediliyor ve bunların mevcut gelirden yararlandırılması isteniyor ; mallarında yoksula ve yoksuna hak tanıyanlar methediliyordu . Ana mesaj “her şeyin hesabının Allah huzurunda mutlaka verileceği” idi. Bu dönem vahiyleri, İslâm’ın çağrısına kulak tıkayanları, ona ilgisiz kalanları ve cephe alanları uyarıyor; geçmiş toplumların tarihlerinden ders almaya çağırıyordu: Ticarî amaçlarla Yemen ve Suriye istikametlerine giderken rastladıkları şehir kalıntılarına dikkat çekiyor ; etraflarında cereyan edip de hiç umursamadıkları tabiat olaylarını, Allah'ın birliği ve Âhiretin kaçınılmaz olduğunu gösteren birer delil (âyet) olarak sunuyordu.
Tarafların iyice belirginleştiği bu onüç yıllık dönem Peygamber ve arkadaşlarının inanç ve düşüncelerini serbestçe yaşayabilecekleri özgür bir vatan (makām-ı mahmûd ) bulmalarına kadar devam etti… Allah’ın va’dettiği bu vatanın Medine olarak tahakkuk etmesiyle, İslamî aktivite farklı bir ortamda üçüncü safhasına girmiş oldu: Sağlam bir inanca ve yüksek bir ahlâka sahip Müslümanlar, artık siyasî, askerî ve ekonomik olarak da örgütleniyorlardı. Arabı ile Yahudisi ile Medine insanı, güvenlik ve işbirliğine dayalı siyasî bir yapı oluşturmuştu. Bu safhada Mekke’dekinden farklı olgularla karşılaşıldığı ve her gelişme kendine has problemleri beraberinde getirdiği için, bunlara paralel âyetler inzal edilmiştir. Bu âyetlerin bazılarında bir uyarıcının ateşli ifadeleri, bazılarında bir kanun koyucunun direktifleri yer alırken, bazılarında bir eğitici–öğreticinin metodu benimsenmiş; toplumu iman ve hukuk temelinde örgütlemeye yönelik düzenlemeler getirilmiş ve gerek toplumsal gerekse toplumlar arası sağlıklı ilişkilerin nasıl geliştirileceği öğretilmiştir.
Müslümanlar bu yeni vatanda iki farklı olgu ile karşılaşmıştı: Ehl-i Kitap ve münafıklar. Yahudi ve Arap münafıklar, yeni devletin vatandaşı olmakta birleştikleri Müslümanlara açıkça düşmanlık göstermiyorlar, fakat tamamen taraftar da olmuyorlardı. Ancak çok geçmeden sürtüşmeler başladı. Münafıklık salt inanç temelinde değildi; itikadî olduğu kadar siyasî bir mahiyet de arz ediyordu; Peygamber’e karşı takınılan nifak tutumu, ülke yönetiminde kimin söz sahibi olacağı ile ilgiliydi . Artık düşman içerideydi ve bu eskisinden daha tehlikeli bir durumdu. Ancak Müşrik ve Yahudilerle girişilen ölüm-kalım savaşlarının ağır şartları, bu ikiyüzlü tiplerin vatandaşlıktan değilse de İslâm toplumundan tecrit edilmesini sağladı (temhīs). Ancak Yahudiler birkaç kez vatana ihanet suçu ile yargılanarak kendilerine verilen emân geri alındı, yani sadece vatandaşlıktan değil Medine’den de çıkarıldılar.
Gerek Mekke putperestlerinin gerek Medine münafıklarının gerekse civardaki bedevi Arapların çıkardığı bütün zorluklara rağmen, on yıllık bir sürecin sonunda Hazret-i Muhammed, Arapları güvenlik ve barışa (iman-islâm) dayalı tek bir çatı altında toplamayı başararak, Arabistan'daki dinî, siyasî ve hukukî keşmekeşe (fitne) son verdi. İran, Bizans, Mısır ve Habeşistan gibi siyasî merkezlere gönderdiği mektuplarla evrensel mesajını tüm dünyaya duyurdu.

3.2. İKİ ÖRNEK...
Vahyin reel durumla ilişkisini bir başka örnekle açmaya çalışalım: Kur’ān’ın bazı âyetleri ilk inzal edildiklerinde bir kalıpla gelmişken, oradakilerin sorduğu bir soruyla açıklanmıştır. Hükmü açıklayan kelimeler şu anda âyet metnine dahildir; ama aslında baştan inzal edilmiş değildi. Meselâ
“-Engelliler hariç– müminlerden yerlerinde oturanlarla mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz.
ifadesi Peygamber tarafından insanlara iletildiğinde, “Engelliler hariç” kısmı yoktu; Hazret-i Peygamber Zeyd b. Sabit’e (v.45/665) bu âyeti
لَا يَسْتَوِي الْقَاعِدُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُجَاهِدُونَ
şeklinde yazdırırken, engelli İbn Ümm Mektum’un; “Peki, müminlerden özrü sebebiyle cihada çıkamayanlar?” deyince, Hazret-i Peygamber’i vahiy hâli bürüyerekغَيْرُ أُولِي الضَّرَرِ kısmı nâzil olmuş ve âyete eklenmiştir .
Bir başka örnek:
“O simsiyah iple bembeyaz ipi birbirinden ayırıncaya kadar yiyip içebilir; sonra da akşama kadar orucu tamamlarsınız.”
ifadesindeki mecaz ‘Adiyy b. Hâtim tarafından yanlış anlaşılınca, yine vahye istinaden “yani tanyeri ağarıncaya kadar (مِنَ الْفَجْر)” ilavesi yapılmıştır .
Benzer örnekler hadislerde de mevcuttur: Hazret-i Peygamber; “Mekke haremdir; dikenine varıncaya kadar hiçbir otu yolunamaz, ağacı sökülemez...“ buyurduğunda, Hazret-i Abbas; "Yalnız, izhir müstesna olsun ya Resulâllah! Çünkü o otu defin ve ev (boya) işleri için kullanmak zorunludur" deyince, Hazret-i Peygamber önce susmuş; daha sonra "Evet, izhir otu müstesna; o koparılabilir" demiştir.
Aşağıdaki âyette işbu olguya temas edilmektedir:
“Ey iman edenler! Olur olmaz şeyleri sormayın; çünkü size açıklanırsa hoşunuza gitmeyebilir. –Kur’ân indirilirken bunları soracak olursanız size açıklanacaktır.– Allah bunları (sizin dirayetinize havale ederek) es geçmektedir. Allah bağışlayıcıdır, Halîm’dir.”
IV. TEKNİK BİR KONU
Son olarak; sebeb-i nüzul rivayetleri ile ilgili yanlış anlaşılan teknik bir hususa dikkat çekerek yazıyı sonlandırmak istiyoruz:
Bir âyetin nâzil olduğu sebep; ortam, kişi ve olay aşikâr olduğu halde, âyet başka bir olayı da ilgilendiriyorsa, Ashâb ve Tâbiîn bu âyeti o olay hakkında da nâzil olmuş sayabilmektedir. Örneği: Sadece Şiîlerin değil, Sünnîlerin de Hazret-i Ali, Fatıma ve evlâdıyla en fazla ilişkilendirdikleri âyet...
إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًا Evlerinizde sessizce oturun, eski cahiliye günlerindeki gibi cazibenizi sergilemeyin; namazlarınızda dikkatli ve devamlı olun, arındırıcı yükümlülüklerinizi ifa edin, Allah'a ve Elçisi'ne itaat edin. Ey (Peygamber'in) ev halkı, Allah sizden yalnızca çirkinlikleri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.Azhab 33
Bu âyetin mantūku, yani nutkedildiği andaki gerçek anlamı, tamamen ezvâc-ı tāhirât ile ilgili iken, mâsîkalehi de onlara yönelik giyim-kuşam, oturup kalkma ve başka erkeklerle konuşma adabı iken, ehl-i beyt terkibinin dairesi önce genişletilip Hazret-i Ali ve evlâdı kapsama alınmış; sonra ezvâc-ı tāhirât dışlanarak, terkibin kapsamı daraltılmış; hatta, “Hazret-i Ali’nin 30 sene sonraki birtakım uygulamalarının, bu âyette, henüz gerçekleşmeden ibrâ edildiği” gibi hurufî sonuçlar çıkarılmıştır . Kur’an âyetlerinin delâletlerinde bu tip genişleme ve daralmalar yaşanmaktadır. Kur’an Semantiği’nin ilgi alanlarından biri de bu anlam değişmelerinin tahlilidir. Burada şu kadarını hatırlatmakla yetinelim ki, kelime ve terkipler zamanla daralmakta ya da genişlemektedir. Kur’an kelimelerinin aslî anlamları da Fıkıh, Tasavvuf ve Kelâm tarafından genişletilmiştir ki bu, âyetlerin anlamını yönlendiren sebeb-i nüzul rivayetlerinde vâkidir; bu tür rivayetler ihtiyatla karşılanmalıdır. Çünkü bazan sebeb-i nüzul ifade etmemekte; sadece bir irtibatlandırma yapılmış olabilmektedir. 
Dihlevî’nin dediği gibi Kur’ân âyetlerinin tefsirinde, gerçekte nüzul sebebi olmayan birçok şey zikredilebilmektedir. Sahabiler kendi aralarında yaptıkları münazaralarda bir âyeti şahit getirmekte; hatta bizzat Peygamber, içinde bulunduğu durumla bir âyeti irtibatlandırabilmektedir. Bunlar nüzûl sebebi değildir; müfessirin bu gibi şeyleri ihata etmesi şart değildir. Yani, bir âyetin mefhumu, âyetin nutkedildiği anki anlamında bulunmayan bir başka hususla (kişi ya da olayla) irtibatlandırılabildiği takdirde, âyet onun hakkında da inzal edilmiş sayılmaktadır. Sözgelimi Tevbe: 108’deki “takva üzere tesis edilen mübarek mescit” Kuba mescidini konu aldığı halde, bugün biz rahatlıkla Aziz Mahmud Hüdayî ya da Sultanahmed camilerinin de bu âyetin kapsamına girdiğini söyleyebiliriz. Çünkü âyetteki ifade “takva üzere tesis edilen” bütün mescitleri içine alabilir. Ancak âyetin nüzul çağındaki anlamını bulmayı hedefleyen Tefsir ilmi nokta-i nazarından, âyetin mantūku diğerleri değil, özellikle adı geçen mescittir. İşte burada da ehle’l-beyt ifadesinin mantūku, Hazret-i Fatıma, Ali ve evlatlarıyla ilgili değildir; ancak bu terkip bazı hadislerde onlarla da irtibatlandırıldığı için, ehle’l-beyt kapsamında değerlendirilmişlerdir; çünkü mefhûmen bu terkibin kapsamındadırlar. Hatta, ezvâc-ı tāhirât vefat ettiklerinden Peygamber’le alakaları kopmuş; Fatıma ve evlâdının ise kopmamıştır... Öyle veya böyle, sonuçta mefhumî anlam, gerçek anlamı kovmuştur…
Sonuç
Kur’ān’ın ‘mesaj’ını iyi anlayabilmek için, onun doğduğu tarihi vasatı, yani VI. yüzyıl şartlarını iyi bilmek gerekir. Kur’ān bu vasatta insan haklarına aykırı çok sayıda yanlış görüp bunları düzeltmektedir. Kur’ān’da, mevcut sosyo-kültürel durum gözetilmekle birlikte, elbette olduğu gibi bırakılmamış; ‘bilgi’ ve inanışları tashih edilerek, sağlam, yepyeni, insanî ve hakça bir düzen kurulmaya çalışılmıştır. Sözgelimi ‘doğru yol’, ‘Allah’ ve ‘din’ algılarında reform yapan Kur’ān’a göre, “Âlemlerin Rabbi” olan Allah hiç kimsenin tekelinde olmadığı gibi, din de tekelleştirilemez. Şu âyetlerde belirtildiği üzere, kimin hak yolda olduğu ‘Yahudi’, ‘Hıristiyan’ vb. etiketlere göre değil, yaptığı hakça işlerle (hayrât) belli olur. Servetin ve iktidarın tekelleşmesini engellemeye çalışan din, zenginden bir miktar alıp fakire vermeyi, toplumun gariban (müstaz’af) tabakasını da kalkındırmayı hedefler. Din, her şeyden önce bir hak–hukuk mücadelesi olarak ortaya çıktığı için, ona ilk karşı çıkanlar genelde servet ve iktidar sahipleri olmuştur.
Âyetlerin, tarihî ve tabiî ortamlarından soyutlanmadan, hem kendi bütünlükleri hem de Kur’ân bütünlüğü içerisinde anlaşılması Tefsir’in en önemli ilkesidir. Âyetlerin doğru anlaşılmasında Hz. Peygamber ve dâva arkadaşlarına isnat edilerek aktarılagelen sözler de büyük rol oynamaktadır; anlam onlar sayesinde belirginleşmekte, kapsam onlar sayesinde daralıp genişlemektedir. Ancak, Kur’ân’ın nüzul dönemine ait tarihî veriler daha önemlidir; bunlar söz konusu rivayetlere göre daha kesindir. Meselâ hicret diye muazzam bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediği tartışılmaz. Peygamber ülkesinin merkezinin Medine olduğu, Mekkeli Müslümanların buraya hicret edip burada Hz. Peygamber’le birlikte 10 yıl yaşadıkları, devletlerinin temelini burada attıkları, ilk 25–30 yıl bu kentin Müslümanlara başkentlik ettiği tartışılabilir mi? Buna karşılık, Kur’anî bir terkibin ne anlama geldiğine ilişkin bir rivayet pekâla tartışılabilir: Bu söz gerçekten söylenmiş midir, aktaran kişi güvenilir, mazbut biri midir, ilgili ifadeyi doğru anlamış mıdır, ne kadar doğru anlatabilmiştir, çıkan anlam Kur’ân’ın makāsıdı ile ve tarihî gerçeklerle ne kadar uyumludur?
KURAN ÇALIŞMALARI VAKFI
Vakfın Amacı:Kur’an Çalışmaları Vakfı, Kur’an-ı Kerim’in evrensel ve tarih üstü mesajını, asli ilke ve amaçlarını Kur’an metni ve Hz. Peygamberin sahih sünnetinden hareketle hayata taşımayı, metnin yorumunda öncelikle onun kullandığı dile ve indiği tarihi şartlara dair bilgileri esas almayı, bu bilgilerden yola çıkarak ayetlerin anlamlarını elden geldiğince doğru belirlemeyi, daha sonra Kur’an’ın mesaj ve ilkelerini metnin bütünlüğünü gözeterek ortaya koymayı, onun Hz.Peygambere indiği zamanki tazeliğini ve dinamizmini insanlara hissettirmeyi, bütünbunları değişim ve gelişim karşısında realiteyi gözeten yeni, doğru ve diri bir yorumla gerçekleştirmeyi imkan nispetindekarşılamak amacıyla kurulmuştur.
*PROF.DR. MURAT SÜLÜN'LE
KARŞILAŞTIRMALI TEFSİR DERSLERİ
HER CUMARTESİ SAAT 14.00- 16.00
ARASINDADIR.  İletişim:  idare@kuranvakfi.com 

Salim Efendi Caddesi 12/20 Borsa Han Kat1 Üsküdar

ÖLÜMLE ARAMIZ İYİ DEĞİLSE DE KARDEŞİYLE ARAMIZ ÇOK İYİ

ÖLÜMÜN KARDEŞİ Yüce Allah mübarek kitabı Kur’an’da şöyle buyurur: “Allah, vakti gelen canları ölümleri anında alır, henüz ölüm vakti gel...