28 Nisan 2015 Salı

KURAN AYETLERİ GÜR IRMAKLARA BENZER.

Selam Arkadaşlar ;

Yüzüne “anlamadan okuma” da Allah’la kurulan ciddi bir irtibat biçimi olmakla birlikte, Kur’an’ın “âyetleri üzerinde derin derin düşünülüp dersler çıkarılsın; gereği yapılsın” diye inzal edildiği aşikârdır. Tefekkür, tedebbür, nazar gibi kavramlarla ifade edilen bu amacın gerçekleşmesi, her şeyden önce metinle sıcak ilişkiler geliştirmeye bağlıdır, yani okuyucu; metnin Allah kelâmı olduğu, insanları ebedi mutluluğa götüreceği vs. hususlarında tam bir güven ve itminana sahip olmalı ve metni bu halis düşüncelerle okumalıdır. Ancak bir ‘okuma’ ediminin gerçekleşebilmesi için okunan metin anlaşılmalıdır. Kişi; “ben falan yazarın makalesini ya da falanca metni okudum” dediğinde, bu, otomatikman “anlayarak okudum; söylediklerini anladım” demektir. Kur’an’ı anlamdan okuma ya da dinleme hiç de hoş olmayan temsillere konu olmuştur .
“Allah’a yönelerek, taşkın kimselere kulluk etmekten uzak duranlara ise müjde var. Sen, bu söze kulak verip de sözün en güzeline tâbi olan kullarımı müjdele! Allah’ın doğruya ilettikleri böyleleridir. Akıl ve gönül birliğini sağlamış olanlar da böyleleridir.” (Zümer 39/17)
Hiç, anlamadan sözlerin en güzeline tâbi olunabilir mi?Anlama (fehm/fıkh), araştırma-inceleme (dirâse), yorumlama (te’vîl/tefsir) vb. kelimeler de ‘okuma’ eyleminin anlam sahasında yer alabilirse de Kur’an ve okuma kelimeleri bir arada geçtiğinde, daha çok, tilâvet, kırâet ve tertîl kelimeleri akla gelmektedir.
Kırâette; herhangi bir metne bakmaksızın ezbere okuma, hatta Peygamber’e ilk vahiy bağlamında söyleyecek olursak “duyurma/iletme” anlamı söz konusudur. Peygamber’in Kur’an okuyuşundan bahsedilen âyetlerde genelde kırâet kökünden gelen kelimeler kullanılırken, “mevcut bir metnin okunmakla kalmayıp aynı zamanda izlenmesi, hayata geçirilmesi” söz konusu edildiğinde tilâvet kökünden kelimeler kullanılır; “anlamadan okuma”nın tilâvet olarak nitelendirilmesi doğru değildir. الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلَاوَتِهِ âyeti , “Kitap verdiklerimiz, onu hakkıyla okurlar” değil; “Kitap verdiklerimiz, onu hakkıyla okuyup izlerler...” şeklinde anlaşılmalıdır.
“Okuma” anlamında birleşen tilâvet ve kırâet, Türkçede başka manalar kazanmış olup aralarında şöyle bir fark gözetilmiştir: Sözgelimi Emin Işık’a göre; kırâet, genel olarak “zihnî bir yaklaşımla âyetlerin neler söylediğini anlamaya yönelik bir okuma tarzı” iken, tilâvette; edâ, sadâ, tecvîd, tavır gibi kendine mahsus şartlar aranır. Şarkı-türkü vb. hiçbir forma benzememesi gereken Kur’an tilâvetinde, mananın gönülde hissedilmesi, ruhta yaşatılması söz konusudur. Nitekim Peygambere Kur’an’ı tertîl üzere okuması emredilmiştir ki, tertîl; harfleri birbirine karıştırmadan, harflere ve harekelere hakkını vererek açık-seçik, acele etmeksizin ve anlamını düşünerek okumak demektir.
Peki,“Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğretenlerdir.”
“Benim ümmetimin en hayırlıları Kur’an’ı gerektiği gibi taşıyabilenlerdir.”
Güzel Kur’an okuyabilen kişi, o ‘şerefli/erdemli dürüst yazıcılar’ ile birliktedir.”
buyuran Hz. Peygamber ‘Kur’an’ ve ‘okuma’ kelimeleri ile neyi kastediyordu? Hz. Peygamber’in bu ‘okuyuş’tan, Kur’an’ı anlamadan salt güzel ses, sada, tavır vs. ile telâffuz etmeyi anladığı söylenebilir mi? Kur’an’ın ilk muhatapları Araplar olduğuna göre; Kur’an okumaya yönelik nebevî teşvikler de öncelikle Arap kültür havzasındaki insanları muhatap aldığına göre, bu teşvikler Kur’an’ın anlaşılarak okunmasını kast ediyor, demektir; bir ‘okuma’ eyleminin gerçekleşebilmesi ‘anlama’ya bağlıdır. Hz. Peygamber, kalabalık bir grubu sefere gönderirken, içlerinden en genç olanını Bakara Sûresi’ni okuyabildiği için başlarına komutan tayin etmiştir
Müslümanlara elbette Kur’an’ı en iyi okuyan kişi rehberlik edecektir. Çünkü Kur’an; dinin temel metni olduğu gibi, aynı zamanda mevcut siyasî yapının yürürlükteki yasalarıdır; toplumsal mekanizmanın işleyiş esaslarının belirlendiği dünyevî bir rehberdir. Canlı bir toplumu, elbette bunları en iyi bilen kişi yönetecektir.
MEAL; KUR’AN’I ANLAMANIN EN KOLAY YOLU…
Kur’an-ı Mübîn kendisinin açık-seçik olduğunu vurgulamakta ve derin derin düşünülüp anlaşılmak istemektedir. Bu Araplarla ve Arapça bilenlerle sınırlıysa, Kur’an’ın kolay ve anlaşılır oluşu sadece onlar açısından söz konusu olacak, başkaları açısından ise Kur’an ‘anlaşılmaz’ bir metin olarak kalacaktır. Yukarıdaki emir, sadece Arapları değil, onlar aracılığı ile Kur’an’ın ulaşabildiği herkesi ilgilendiriyorsa, Kur’an mesajının diğer milletlerin açık-seçik anlayabileceği bir şekle getirilmesi gerekecektir. İşin uzmanları bir yana, bütün bir beşeriyete Arapça öğretmek imkânsız olduğuna göre, Kur’an tercüme edilerek bütün insanlığın idrakine sunulacak demektir. 
Nitekim bizzat tebliğcisinin başlattığı “Kur’an’ı gayr-ı Arap milletlerin idrakine sunma” faaliyeti sonucu bugün Kur’an 150’ye yakın dünya diline çevrilmiş bulunmaktadır. Buna rağmen, Türkler arasında Kur’an’ın tercüme edilmesi fikri genelde olumlu bir mâkes bulamamıştır. XX. yüzyıla kadar devam eden bu soğukluk, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki çeşitli uygulamalar yüzünden, Kur’an’ın namazlarda da Türkçe okutulacağı endişesi ortaya çıkınca büsbütün güçlenmiştir.
Tartışmanın, “Kur’an mesajının kitlelere iletilme gerekliliği” çerçevesinde değil de “Mealin Kur’an yerine geçip geçmeyeceği” çerçevesinde yürütülmüş olması Kur’an’ın Türklerce anlaşılması adına büyük şanssızlık olmuştur. Meallerin Kur’an’ın yerini tutmayacağı ne kadar açıksa, son ilahî mesajı (zikr) ana hatları ile kesin ve doğru bir şekilde aktardığı da o kadar açıktır. 
Kur’an-ı Kerim’in ‘mübîn’, ‘muhkem’, ‘mufassal’ olan mana yönü, mealler tarafından pekâla yansıtılmaktadır. Kur’an’ın mesajı, Arapça orijinalinde bakir bir halde öylece duruyor değildir.
Kur’an’ı Allah’la özdeşleştirerek, ‘Arap’ça lâfızlarını da ‘Rab’ça sayıp, bu lâfızlara olağanüstü sıfatlar yükleme yarışına girmek, sonra da “Biz bu kutsal metni asla çeviremeyiz!” diyerek bu özelliklerin altında ezilmek hiç de akıl kârı değildir!.. Kur’an âyetlerinin tamamı elbette muhkem değildir; diğer kutsal kitaplar gibi Kur’an’da da müteşâbih âyetler de bulunmaktadır. Ancak Kur’an’ı Allah’la özdeşleştiren bu tip bir yaklaşım Kur’an’ı bir bilmeceye dönüştüreceği gibi, biraz da onu manen örselemek demektir
Onun değerini, ona büsbütün esrarlı bir nitelik vererek yüceltmeye çalışmak, yüceliği tanrısallığından belli olan âyetlerin gerçek değerlerini azaltır, etkilerini zayıflatır ve anlamadan körükörüne inanmaya mecbur kılar –ki bu, imana aykırıdır– yahut da anlaşılması olanaksız sayılan kutsal kitaba ilgisizliği körükler. 
Çünkü Kur’an âyetleri genelde; sağa sola sapmadan, hiç tutulmadan akıp giden gür ırmaklara benzer.Onlarda dolambaçlı, parantezli cümleler yoktur. Bu akıp gidiş Kur’an okuruna büyük bir iç güven verir. Bu açıklık ve kesinlik Kur’an’ın kolayca anlaşılmasını sağlayan temel bir özelliğidir. Bu netlik dinin temel kitabının kolayca anlaşılmasını, akılla kavranıp gönülle sezilmesini, ruhlarda yerleşmesini sağlamaktadır.
ANLAMA USULÜ
Bugün ülkemizde yaklaşık 190 meal kütüphane raflarını süslemekte; türlü türlü mealler hazırlanmakta; meal sempozyumları yapılmakta; Kur’an okuyucusuna Kur’an’dan azami faydayı nasıl sağlayabileceği yönünde çeşitli usuller önerilmektedir.
Buna göre; Kur’an-ı Kerim her tür lâübâlîlikten uzak, tarihsel kültür ve gelenek bir tarafa atılıp insanların kınamalarına kulak asmaksızın, zihnî meşgalelerden mümkün mertebe uzaklaşarak ve âyetlerin manası üzerinde yoğunlaşarak okunmalı; anlaşılmasında güçlük çekilen pasajlar Kur’an’ın bütünlüğü içinde değerlendirilmelidir. 
Ayrıca amaç, salt teorik bilgiler elde etmek değil, uygulamak olmalıdır. Kur’an’ın sadece ‘diri’leri uyarabileceği, sadece mânen diri olanlara fayda verebileceği bildirilirken buna dikkat çekilmektedir. Kur’an’ın aynı âyetleri, müminlerin zihnî ve hissî hastalıklarına şifâ verdiği halde, kâfir ve münafıkların sadece hüsranını artırmakta; müminlerin imanına iman kattığı halde kâfirlerin inkârına inkâr katarak zihinlerindeki şüphe ve düşmanlığı pekiştirmektedir
O halde, maddi-manevî kirlerden uzaklaşmak adına abdest alarak, temiz bir yerde, temiz giysilerle, oturur vaziyette kıbleye dönerek, çıkar amacı gütmeksizin, şeytanî düşüncelerden, art niyetlerden sıyrılarak, bedenin dinç, ruhun zinde olduğu bir sırada; özellikle seher vaktinde, okuduğu metnin anlamı üzerinde yoğunlaşarak, ihlâs ve huşû ile ne okuduğunu kulakları duyacak kadar yüksek, ciddî ve içli bir sesle, yüzünden ve düzenli Kur’an okunursa ve öğrenilenler tatbik edilirse okurdan kaynaklanacak problemler büyük ölçüde önlenecektir.
Okuyucuya verilen bu gibi taktikler –bir ölçüye kadar işe yarayabilirse de– yeterli değildir. Çünkü bir İmam-hatip lisesi hatta sıradan bir İlâhiyat fakültesi öğrencisinin bile bilmediği bu gibi şeyleri halktan ve sıradan aydından beklemek fazla iyimserlik olacağı gibi, Kur’an metninden kaynaklanan birtakım zorlukların üstesinden gelebilmek, meal sınırlarını aşmaktadır.
Fertlerin idrak ve bilgi seviyeleri Kur’an’dan yararlanma oranları arasında farklılık meydana getirmekte; herkes Kur’an’dan aynı seviyede yararlanamamaktadır. İnsan kendi dilinden bir meal ya da tefsir okuduğu halde, Kur’an’ın söylediklerini anlamayabilmektedir. Âyetleri teker teker anlasa bile, Kur’an bütünlüğü içinde kavrayamayabilmektedir. Çünkü Kur’an’dan yeterince istifade edememenin sorumlusu sadece mealler değildir. Kur’an’a yanlış yaklaşma başlığı altında özetlenebilecek birtakım eksikliklere, yani usulsüz okuyuşlara dikkat edilmelidir. Mezhebî, ideolojik, zümrevî, siyasî, millî her tür önyargı ve çıkar endişesi, kişinin okuduğu bir metni algılamasını etkiler. Bu meal, tartışmasız mükemmel bir meal de olsa fark etmez.
 Türkçe mealler bir tarafa, Kur’an’ın bizzat Arapça orijinalinde yüzlerce farklı okuyuş/anlayış yok mudur? Ayrıca, her anlama anlamak olarak değerlendirilemez; iyi Arapça bilen ya da iyi bir meale sahip bir oryantalist Kur’an’ı pekâla anlamaktadır; fakat bu anlayış kendisine ilmî faydanın ötesinde bir yarar sağlamıyor; iman etmesine vesile olmuyorsa, buna hâla anlamak denilebilir mi?
Demek ki her ‘anlayarak okuma’ istenen manada gerçek bir anlama olmayabilmektedir. O halde, Kur’an gibi kamu içine, gönül kulağına söyleyen bir Tanrı buyruğunu kavrayacak olan akıl; soyut akıl değil, sağduyu, içgüdü, gönül, sezgi soyundan canlı bir akıl olmalıdır. Kur’an’ın ölmez gerçekleri, kuru akılla değil, canlı yani ‘artistik ve filozofik akıl’la kavranabilir. Bunun metodu da Kur’an’ın o aklı şaşırtan Tanrı işi doğasındaki sembollerin gerçek anlamlarını araştırmak; her belgeyi her buyruğu Kur’an’ın bütünlüğü içinde görüp anlamaya çabalamaktır. 
Şayet Kur’an’da ‘duygu mantığı’ yerine, pozitif bilimlerde kullanılan kartezyen mantık kullanılacak olursa, Tanrı buyruğu, gözümüze anlaşılmaz, akıl erilmez bir karşıtlar, karışıklıklar yığını olarak görünür. Bunun metodu da Kur’an’ın o aklı şaşırtan Tanrı işi doğasındaki sembollerin gerçek anlamlarını araştırmak; her belgeyi her buyruğu Kur’an’ın bütünlüğü içinde görüp anlamaya çabalamaktır. Çünkü onun yüce Allah’la nüzul devri Arap toplumu arasındaki bir dialogue olarak, nâzil olduğu ortamdan etkilendiği aşikârdır. 
Kur’an vahiyleri bir elmasın köşelerine benzer; tek bir köşe elmasın tamamını yansıtmazElmasın bütün köşeleriyle bir bütün olarak görülmesi gerekir. Böylece, konular Kur’an bütünlüğü içinde değerlendirilebilecektir.
Herhangi bir Kur’an âyetinin Kur’an bütünlüğü içinde değerlendirilebilmesi ciddi bir merak ve uzmanlık istemektedir. Kur’an, elbette sadece uzmanlara inzal edilmiş değildir. Kur’an’ın kılavuzluğu herkese açık olmakla birlikte, belli bir olgunluk; idrak, kabiliyet, bilgi ve birikim isteyen âyetler de mevcuttur. Kur’an’ın mübîn ve mufassal ana ilkelerini anlamakta herkes eşitse de çeşitli bilim dallarını ilgilendiren âyetlerin anlaşılıp yorumlanması o bilimlere aşina olmayı gerektirir. Genel tabakanın, Kur’an’ı müfessir ya da fakîh gibi anlayamayacağı aşikârdır.
Bir metnin esas anlamının yanında elbette yan anlamları ve çağrışımları vardır. Hatta ifadenin sahibi, bazı mesajlarını satır aralarına gizleyebilir. Ancak bir metnin herkesçe kabul edilmesi gereken (objektif) tek bir anlamı mı vardır yoksa anlam herkesin idrak seviyesine göre değişen sübjektif bir şey midir? Bu soruya doyurucu bir cevap verilmediği takdirde, günümüzde iyice yaygınlaşan “Kur’an’ı anlayarak okuma”ya yönelik teşvik ve teşebbüsler iyi niyetli birer iddia olmaktan ileri gidemeyecektir.
Öncelikle şunu belirtelim ki; Kur’an’ın ‘kitap’ formatından ziyade bir tür ‘nutuk’ olması; noktadan, virgülden, tırnaktan, paragraftan âri olması, ifadelerin bağlamlarının Kur’an metninde belirtilmemiş olması, Kur’an ifadelerinin net/doğru bir şekilde anlaşılmasını engelleyebilmektedir. Bu tür işaretlerin metinlerin anlaşılmasında muazzam rolü vardır. Secavend işaretleri bu sorunu bir yere kadar giderebilmekte ise de yeterli değildir.
İkinci olarak; “her âyetin zâhir, bâtın, had ve matla’ olmak üzere dört anlam katmanı bulunduğu” şeklinde yaygın bir kanaat bulunmakta; bu katmanlar daha da artırılmaktadır. Kur’an’ın her bir âyetinin altıbin anlam içerdiği görüşünde olanlardan söz eden el-Bûnî, Kur’an’ın yetmişyedi bin [dörtyüz elli] ilim içerdiğini söyler . Bu, daha ziyade sufimeşrep kişilerin yaklaşımıdır. Kur’an’dan anlam devşirmede Kelamcı ve Fakihler de en az sufiler kadar ileridedir. Satır aralarını okuma hatta niyet okuma olarak nitelendirilebilecek bu tür (sübjektif/indî) okumalar, o metinden elde ediliyormuş gibi gözükmekle birlikte, bunlara aslında çeşitli önyargı ve önbilgilerle ulaşıldığı anlaşılmaktadır. Bunların dışında, metinden direkt olarak anlaşılmayan, fakat metnin kişiye yaptırdığı birtakım çağrışımlar mevcuttur (Örneği: Bir zafer âyetinden Hz. Peygamber’in vefat tarihinin yaklaştığının çıkarılması). İddia sahipleri, bu gibi anlam ve şifreleri, işaret ve sırları kendi sübjektif zihin sahaları çerçevesinde yakalamakta, bir başkası aynı metinde böyle bir anlam görememektedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim, insan idraki ile buluştuğu günden bu yana lügavî, kelamî, fıkhî, işarî, içtimaî, fennî, mevzuî, felsefî, ilhadî, oryantalist… çeşitli okumalara tâbi tutulmuştur. Herkes kendi mezhebi, meşrebi, hatta imanı doğrultusunda, çapıyla ve kabiliyetiyle de orantılı olarak aynı âyetlerden farklı mânalar çıkaragelmiştir. Âyetler anlaşılırken farklı görüşlere ulaşılması bir dereceye kadar hoş karşılanabilir. −Çünkü nüzul devresinden itibaren, ilk neslin, gerek âyetlerin inişine sebep olan olayları bizzat yaşamaları gerek Hz. Peygamberin rahle-i tedrîsinde öğrenim görmeleri gerekse hassas dil ve belagat özellikleri sayesinde âşina oldukları sahih Kur’an anlayışı zamanla farklılaşabilir. İnsanlar şahsî idrak seviyelerine, yaşadıkları dönemlerin farklı maarif derecelerine ve mezhebî/meşrebî önyargılarına göre aynı ifadelerden farklı anlamlar çıkarabilmişlerdir. Yine, ‘Bilim’in gelişmesine paralel olarak birtakım ‘yeni’ mânalar ortaya çıkmıştır. Kaldı ki, nüzul çağı Arap toplumu Kur’an’ı anlamakla birlikte, aslında bu anlayış, kendi yaşadıkları dönemin olaylarıyla ve makāsıd itibariyle genel bir anlamadır; kevnî bilimlerle ve tarihî olaylarla ilgili detayları anladıkları anlamına gelmemektedir. İlk muhataplar, Kur’an âyetlerinin lâfzî/literal anlamları ve gayeleri açısından pek bir sorun yaşmamakta idiyseler de âyetleri ilgilendiren tafsilâtta pekâlâ sorunlar yaşamışlardır. Ama bu okuma ve anlamalar Kur’an’ı Kur’an olmaktan çıkaracak noktaya gelmemelidir. Bunların, Kur’an’ın ‘söyledikleri’ olarak değil de ‘çağrıştırdıkları’ olarak düşünülmesi, işi belki biraz makulleştirebilir; fakat bunlara yine de Kur’an’ın kendisi gözüyle bakılamaz. Kur’an tefsirinde söz sahibi olanların dikkatsiz davrandıkları hususların başında, bu realitenin farkında olmamak gelmektedir.
İkinci yanlış ise nüzul sonrası dönemlerin ürünü olan Kelâm, Tasavvuf ve Fıkıh gibi ilim dallarının ‘terim’leştirdiği Kur’an kelimelerini, yorumcuların, bu bilimlerin etkisi altında anlamalarıdır. Oysa iyi bir okuyucu; inzâl sonrası dönemde terimleşerek anlamı daralan ya da genişleyen lâfız ve ifadeleri, ilgili âyetin inzâl edildiği tabiî ortam (bağlam) çerçevesinde anlayan kişidir. Çünkü Kur’an’ın gerçek anlamı, Hz. Muhammed ve toplumunun −yani belli beşerî şartların çevrelediği ilk muhatapların− idrâkine indirilendir. Yukarıda belirttiğimiz üzere, Kur’an vahiyleri salt lâfız ya da salt mâna olarak değil, ‘lafız+mana’ olarak inzâl edilmiştir; Kur’an’ın sadece kalıp ve lâfızları değil, içerik ve anlamları da vahye dayanmaktadır. Lâfızlar anlamların giysi ve kalıplarıdır; anlam lâfızdan soyutlanamayacağı gibi, lâfız da anlamdan soyutlanamaz. Arapça bir lâfız ya da kalıp, doldurulan her anlamı taşıyabiliyormuş gibi gözükebilir; ancak ‘ilkin vahyedilen aslî anlam’ın dışında kalan anlamlar ne kadar yüksek, işarî, fennî vs. olursa olsun Kur’an olmaktan çıkacaktır. Onlar artık Kur’an değil, kişinin kendi anladıklarıdır; vahyedilen lâfız aynı ise de onunla birlikte vahyedilen ilahî anlam değiştirilmiştir (Bâtınî-işarî tefsirler bunun örnekleriyle doludur).
Son olarak; ‘anlamada mâsîkalehin önemi’ne dikkat çekmek isteriz. Kur’an’da tarihî bir tema işlenirken, acaba ısrarla onun öyle gerçekleştiği mi vurgulanmak istenmektedir; sözgelimi Âdem-İblis, Nuh, Hz. Yusuf, Ashāb-ı Sebt, Ashāb-ı Uhdûd ve benzerlerini konu alan kıssalar, tarihin belli dönemlerinde yaşanmış; hiç kimsenin bilmediği olaylara ışık tutmak için mi sevk edilmektedir, yoksa o şekilde gerçekleştiği kabul edilen vak’alar üzerinden insanlığa birtakım mesajlar mı verilmek istenmektedir? Bu soruyu doğru cevaplamak, pek çok anlama ihtilâfını giderebileceği için, son derece önemlidir. Zira bir “ilahî muradı genel olarak anlamak” vardır bir de “o âyette söylenen ara bilgileri anlamak” vardır. Bütünlük ilkesinden uzak lâfzî okumalar nasıl Kur’an’ın gayelerini anlamayı engelliyorsa, bu ‘ara bilgi’ler üzerinde yoğunlaşmak da asıl mesajı unutturabilmekte; detaylarda boğulma denilen olgu gerçekleşebilmektedir. “Nuh’un 1000 küsur yıl yaşaması” ve “Ashāb-ı Sebt’in maymunlaşması” gibi konulara değinen âyetleri sanki bu konuları özenle ve bilhassa iddia ediyormuş gibi anlamak gerekmediği gibi, bu tür konularda kılı kırk yarmaya gerek yoktur; tıpkı Ashab’ınki gibi mâsîkalehi esas alan genel bir anlama yeterlidir. Buna bağlı olarak, ilgili ara bilgiler gerçekle bağdaşmadıkları gerekçesi ile hâşa! düzeltilmekte; evrilip çevrilmektedir ki bu çerçevede, “yeni Kur’an/lar oluşturma” teşebbüsü olarak nitelendirilebilecek yaklaşımlar sergilenebilmektedir. İkinci olarak; Tefsirdeki kargaşa, biraz da açıklama ve yorumların resmî mercîlerde reel bir yansımasının olmamasından kaynaklanmaktadır; tefsirler hukukî ve kelamî açıdan resmî hükme medâr olmadığı için, “Öyle anlaşılsa da olur, böyle anlaşılsa da… Nasılsa hiç kimseyi bağlamıyor!” mantığıyla hareket edilmekte, rahatlıkla birbiri ile çelişen yorumlar yapılabilmektedir. Hem de Allah kelâmı adına… −Bugünkü meal kargaşasının altında yatan da budur.− Tabiî, bu çerçevede tefsir tekeli ya da bağlayıcı tefsir sorunu ortaya çıkmaktadır. Kur’an’ın nasıl yorumlanacağı meselesini de bir başka yazıya bırakalım…
SONUÇ
Okuma eyleminde, anlama esastır; anlamak “uygulamak” mıdır, “anlayan uygular; değil mi ki uygulamıyor, demek ki anlamamış” denilebilir mi; ayrıca tartışılabilir.
Her anlama doğru anlama olmayabilir; doğru anlam metnin reel bağlamında taşıdığı anlamdır; yani Kur’an’ın gerçek anlamı Hz. Peygamber ve çağdaşlarının anladıklarıdır.
*PROF.DR. MURAT SÜLÜN'LE
KARŞILAŞTIRMALI TEFSİR DERSLERİ
HER CUMARTESİ SAAT 14.00- 16.00
ARASINDADIR.  İletişim:  idare@kuranvakfi.com 

Salim Efendi Caddesi 12/20 Borsa Han Kat1 Üsküdar

BÜTÜN DÜNYAYA MÜJDE YARIŞACAKSANIZ BUNUN İÇİN YARIŞIN

Selam Arkadaşlar; Aşağıdaki anlatı ve daha fazlası Prof. Halis Aydemir'in Maide 119 meal dersine ait kayıttadır. Cenab-ı Hakkın insa...