14 Mayıs 2015 Perşembe

ALLAH'IN VARLIKLA KONUŞMA ŞEKLİ

Selam Arkadaşlar ;

Kur’ân’da ‘vahiy’ canlı-cansız bütün varlıkları ilgilendiren ilahi bir aktivite olarak sunulmasına rağmen, sonradan kazandığı ıstılahî anlam kök anlamından soyutlandığı için, aslında ‘gizli ve hızlı içsel bir işaret’ demek olan vahiy, ‘tamamen olağanüstü bir fenomen’ olarak algılanmaya başlanmıştır. Bu yazıda, vahye temel teşkil eden ‘Allah’ın varlıkla iletişimi’nden başlanarak kelâm – vahiy – peygamberlik ilişkisi ve nebevî vahyin kısımları hakkında bilgi verildikten sonra Kur’ân vahyine geçilecektir.
ALLAH’IN VARLIKLA İLETİŞİMİ ‘Vahy’i anlayabilmek için, onu semantik sahasındaki diğer kelimelerle birlikte düşünmek gerekir. Henüz insan idrâki ile buluşmamış gaybî gerçeklerin insan tarafından anlaşılması Kur’ân’da vahyin yanı sıra, inzâl, beyân/tebyîn, irâe, i’lâm/ta’lîm, ilkā, tefhîm, şerh-i sadr, ıtlā’, kelâm/teklîm, kavl, tilâvet ve kırâet fiilleriyle de yansıtılmıştır ki bunların ortak noktası kelâmdır.
Yüce Allah; ister ‘bizzât’, ister ‘yarattığı bir kelâm’ ile isterse ‘zâtının ne aynı ne de gayrı olan bir kelâm sıfatı’ ile konuşuyor olsun, sonuçta, bütün varlıklarla iletişim halindedir. Kur’ân’da, yüce Allah’ın İblis’le ve meleklerle konuştuğu nakledildiği gibi, yerlerle ve göklerle de konuştuğu belirtilir. Örneği: “Sonra duman halindeki göğe yükseldi de göğe ve yere: ‘İsteyerek ya da istemeyerek gelin!’ buyurdu. Onlar da ‘isteyerek geldik’ dediler.”
Bu âyette, ‘kâinata gelmesinin emredilmesi, kâinatın da bu emre imtisâl etmesi’ ‘yüce Allah’ın kâinatı yaratmak istemesi, onun da bu isteği yerine getirmekten imtinâ etmeyip Allah’ın istediği şekilde varlık sahnesine çıkması’ndan ibarettir.Tıpkı Nuh tufanını bitiren “Ey yer suyunu yut ve ey gök suyunu tut!” ilahî buyruğunda olduğu gibi, bu âyette de ‘temsil’ diye adlandırılan mecazî bir anlatım söz konusudur. Buna göre, Allah ile kâinat arasında ‘konuşma’dan ziyade, bir tür etki-tepki (yaratma - yaratılma) gerçekleşmiş olmaktadır. Yüce Allah’ın, bir şeyi var edeceği zaman ona ‘ol’ dediğini konu alan âyetleri de böyle anlamak gerekir: Henüz ortada ‘ol’ denecek bir şey yoktur ki ona hitap edilsin… Ancak bu hâdise -sembolik olarak- karşılıklı bir konuşma formu içerisinde verildiği için, esasen “Allah’ın, yaratma iradesini göstermesi” demek olan bu ‘ol’ kelimesi ile başta peygamberler olmak üzere bütün insanlara yapılan vahiyler arasında bir paralellik kurularak ikisinin de aynı mahiyette; söz kalıpları içerisinde cereyan eden konuşma türleri olduğu sanılmıştır. Bu paralelliğin kurulması doğru olmakla birlikte, her iki konuşmanın da söz kalıpları içinde olduğu inancı kanaatimizce yanlıştır. Çünkü aslında Allah’ın, insanın da aralarında bulunduğu ‘canlı varlıklarla konuşması’ ile ‘gök ve yerle konuşması’ aynı mahiyettedir. Gök ve yer ile konuşurken, nasıl söz kalıpları içindeki karşılıklı bir konuşma yok ise canlılarla konuşmasında da yoktur. -Allah her tür beşerî özellikten; -insanî bir dilden de- münezzehtir.- Fakat Allah ile canlılar arasındaki iletişim biz insanlara ancak bu sembolik formda anlatılabilmiştir.
KELÂM - VAHİY - PEYGAMBERLİK İLİŞKİSİ Kur’ân’da vahiy olgusunun en veciz biçimde anlatıldığı âyet şudur:“Bir beşer için Allah’ın kendisiyle konuşması olacak şey değildir. Vahyederek, perde arkasından ya da bir elçi gönderip de onun, –O’nun izniyle- dilediklerini vahyetmesi şeklinde olursa başka… Çünkü O, yücedir (beşerî kalıplar içinde konuşmaz), ‘mutlak hikmet sahibi’dir.”
Bu âyetten şu sonuçlar çıkarılabilir:(i) Yüceler yücesi Allah, sadece Hz. Musa ile değil öteki peygamberlerle de müte’âl zatına yaraşır bir tarzda iletişim kurmuştur. Ancak bir konuşma direkt vahiyle veya elçinin vahyiyle olurken, öteki, bir perde vasıtası ile olmuştur. Perde arkasından yapılan bu konuşma -mahiyeti hakkındaki tartışmalar bir yana- bir vahyetme değildir; vahiydeki gizlilik ve ânîlik bunda yoktur. Bununla birlikte, Allah-Musa iletişimi tamamen bu tür bir konuşmaya dayalıdır, demiyoruz. Hz. Musa’ya ‘İsrailoğullarını deryada kuru bir geçitten geçirmesi’, ‘asasını taşa vurup ondan 12 göze çıkartması’, ‘sihirbazların göz boyamaları karşısında asasını atması’ vs.nin vahyedildiği Kur’ân’da belirtilir. Ancak Hz. Musa; yüce Allah’la kurduğu ilk iletişim tecrübesinde bir perde (ateş/ağaç) aracılığı ile gelen ‘ses’lere muhatap olduğu için bu daha ilginç görülerek literatüre “Kelîmullah” olarak geçmiş ve “Allah Musa ile konuştu” buyrulmuştur.
(ii) Âyette, “hiçbir peygamber ile” değil, “hiçbir beşer ile” denmesi dikkat çekicidir. Yani, âyette zikredilen üç tür konuşma (كلام - تَكْلِيم), Allah-peygamber iletişiminden ziyade, Allah-insan iletişiminin yollarıdır.
(iii) Âyette geçen 3. şık ile 1. şık vahiy arasında nüans vardır; ilkinde vahyeden Allah iken, üçüncüde elçidir. Elçi Allah’ın izniyle insana O’nun dilediklerini vahyetmektedir. Birinci şıktaki vahiy ile üçüncü şıktaki vahiy arasında bir fark gözetilmiş olmasından hareketle, keşf, ilham, hads vb. ‘alım’ları birinci kategoriye sokmak gerekiyor. Istılahî vahiyden çok farklı olan bu kavramların, vahiydeki kadar bir ‘kesinlik’ ve ‘mûcebince hareket etme mecburiyeti’ ifade etmedikleri aşikârdır. Öyle ise 1. şıktaki vahiy yüce Allah’ın insanlara genel ilham ve işaretini de kapsamaktadır.
(iv) Yüce Allah ezelî olarak konuşmakta olduğuna göre, peygamber gönderse de göndermese de varlıkla iletişim halindedir. Son peygamberin vefatından sonra da artık o zatına mahsus konuşması inkıtâa uğramış olmayacaktır.
(v) Şûra Sûresi’nin 51. âyeti ile Nisâ Sûresi’nin 163-164. âyetlerini bir arada düşünecek olursak; “Allah’ın konuşması - Allah’ın vahyetmesi” yani kelâm - vahiy ilişkisi şu şekilde formüle edilebilir: Gerek direkt vahiy, gerekse elçinin vahyi Allah’ın genel mânadaki konuşma türlerinden biri olduğu gibi, özel nitelikli Musa konuşması da bu türlerden biridir. Dolayısı ile Allah’ın her vahyi aynı zamanda kelâmıdır, ama her kelâmı vahyi değildir.
(vi) Peygamberlere yapılan vahyin diğer vahiylerden farkı, ‘vahiy yolu ile bildirilen mesajların farklı olması’dır. Herkese vahyedilmesine rağmen, birine vahyedilen şey, “insanlara gönderildiği, onları birtakım şeylerden korkutup birtakım şeylerle müjdelemesi vs.” olduğu zaman, bu insan peygamber olmaktadır. Ancak literatürde peygamberliği sadece kendisini ilgilendiren şahsiyetlerin bile bulunduğu zikredilmektedir ki, bunlara resûl denmeyeceği açıktır. Ayrıca fetânet, sıdk ve emânet şartlarından yola çıkarak şunu da belirtelim ki; Peygamberlik vehbî olmakla birlikte, bir insan durup dururken peygamber seçilmez. Ne aptal bir peygamber vardır, ne de yalancı… Öyle ise bütün peygamberlerin belli bir kemâl çağına ulaştıktan sonra peygamber olmasından da anlaşılacağı üzere, bir insan aklî, zihnî hatta -rahatlıkla söyleyelim– ilmî bir seviyeye gelmedikçe peygamber olamaz. Nitekim ilgili âyetlere baktığımızda peygamberlerin insanlar arasından ıstıfâ edilmiş olduğunu görüyoruz. Istıfâ ise; bir şey’in en safi hulâsasını almaktır.
NEBEVÎ VAHYİN KISIMLARI Kur’ân-ı Kerim’de bazı peygamberlere ‘vahyedildiği’ söylenirken, bazılarına ‘kitap verildiği’ belirtilmiştir. (Örn. Bakara 2/136; Al-i İmran 3/84). Bu iki farklı ifade tarzı, Allah-insan-vahiy ilişkisi ve Kur’ân’ın mahiyeti açısından oldukça önemli ipuçları vermektedir. Çünkü iki farklı ifade kullanılarak sanki şöyle denmiş oluyor: Bazı peygamberlere birtakım ilahi direktifler vahyediliyor, ama bu direktifler kitaplaşmadıkları veya neticede kitap hâline gelmedikleri için sadece vahyedilmiş oluyor; bazı peygamberlere vahyedilen ilahi direktifler ise ya çok uzun bir süre geçtikten sonra ya da daha kısa bir sürede kitaplaştırılmış oluyor. Hulâsa, ‘kitap verme’, peygamberlik vahyinin en üst aşamasıdır ve ‘vahyetme’ye göre daha yüksek bir seviye ifade etmektedir.
Şunu da belirtelim ki; Hz. Musa’nın levhaları dâhil, gökyüzünden inen -inmek kelimesinin akla gelen ilk mânası ile- yazılı bir vahiy yoktur. Hiçbir ilahi kitap yazılı metin halinde verilmiş değildir. “Davud’a da Zebur verdik”; “Musa! Sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol. Nasihat ve her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini Musa için levhalarda yazdık” âyetleri (Nisa 4/163; A’raf 7/144-45) böyle bir şeyi ihsas ediyorsa da Kur’ân, Müşriklerin bu yöndeki beklentilerini açık bir dille reddetmiştir. (Bkz. En’âm 6/7; İsra 17/93).
KUR’ÂN-I KERİM ; Malum, Kur’ân’a vahy-i metlüv; Kur'ân dışı vahiylere ise vahy-i gayr-i metlüv denmektedir; tilâvet edilen ve tilâvet edilmeyen vahiyler… Kur’ân elbette vahyin kaynağı tarafından Hz. Peygamber’e tilâvet edilmekteydi; ancak vahy-i metlüv terimindeki tilâvet, Kur’ân vahyinin Cebrail tarafından Hz. Peygamber’e okunması anlamında değil, Hz. Peygamber ve müminler tarafından namazda ve sâir yerlerde okunması anlamındadır. Bununla birlikte, vahiy dendiğinde elbette akla öncelikle Kur’ân-ı Kerim gelir.
– Kur’ân vahyi tabirini işbu ayrıma dikkat çekmek; Hz. Peygamber’e gelen bütün vahiylerin Kur’ân olmadığını göstermek için kullanıyoruz.-
Ilgili eserlerde vahyin gelme şekilleri gösterilirken, vahiy ile Kur'ân'ı özdeşleştirmekten doğan bir hata yaşanmaktadır. Çünkü vahyin gelme şekilleri, Kur'ân'ın gelme şekilleri değildir. Kur’ân bu şekillerden sadece biriyle gelmiş; “Cebrail tarafından Peygamberin idrak düzeyine” indirilmiştir (Bakara 2/97 ve Şuarâ 26/193-194).
Kur'ân'ın gelişi, şöyle anlatılır: “Vahiy bana bazan çan sesi şeklinde gelir -ki bana en zor gelen şekil budur- sonra üzerimden bu hal kalkınca, (Cebrail’in) ne dediğini kavramış olurum.” (Buhari, Bed’ü’l-vahy 2) Görüldüğü gibi, Hz. Peygamber çan sesine ya da arı vızıltısına benzer bir ses duyuyor, ses kesilince, gelen Kur’ân vahyi anlamlı ifadeler hâlinde ortaya çıkıyor.Hz. Peygamber’in, çan sesi kesildikten sonra, gelen vahyi belleyip kavradığını anlatırken va’y (وَعْي) kelimesini kullanmış olması dikkat çekicidir. Bu bize vahiy esnasında ‘var olan bir metni ezberleme’nin söz konusu olmadığını gösterir. Çünkü va’y ezberlemek değil, kavramak/bellemek mânasındadır. Kavrama ve belleme mefhumlarının ise ‘her şeyi ile ortada bulunan bir metni hıfzetmek’ten farklı olduğu açıktır.
Rüyâ-yı sâdıka hâlinde gelen veya ‘vahiy elçisi’nin insan sûretinde getirdiği vahiy ise Kur’ân vahyi olmayıp bu vahyin tek gayesi, Hz. Peygamber’e herhangi bir davranışı telkîn etmek, O’nu söz konusu davranışa yöneltmektir; ‘Okunma’ özelliği olmadığı gibi, kitap hâline gelme gereği de mevzûbahis değildir. Hz. Musa’nın annesine “Musa’yı nehre atması”nın vahyedilmesi nasılsa, bu da öyledir.
Buraya kadar şu ifade edilmiş oldu ki Allah insanlarla üç şekilde konuşuyor; Allah Teâlâ – Hz. Muhammed - Kur’ân-ı Kerim bağlantısı da bu konuşma şekillerinden biri sayesinde kuruluyor: Allah elçisi Cebrail’e kendi adına konuşma izni veriyor, Cebrail bu izin sayesinde Hz. Peygamber’e birtakım direktifler vahyediyor, sonra bu direktifler Hz. Peygamber ve ümmeti tarafından kitap hâline getiriliyor.
KUR’ÂN - HADİS İLİŞKİSİ Âyetler de ‘hadîs’tir Kur’ân-ı Kerim’in de hadis-i şeriflerin de ilk bakışta ve genel olarak vahye dayandığı kabul ediliyorsa da esasen hadisler daha ziyade ‘peygamberlik melekesi’ ile alâkalıdır. Mevlana Şiblî’nin dediği gibi; (Hz. Peygamber’in) ...ahkâm hakkında söylediği... sözler beşerî ve âmme-i nâsa mahsus ilim ve fehmin neticesi değil, mahzâ peygamberâne vehbî ilim ve fehim kuvvetinin neticesidir. Bu, vahyin başka bir şeklidir ki bunun menşe’i de ‘meleke-i nübüvvet’tir. Peygamber bu meleke vasıtası ile vahy-i Rabbanînin tercemanı olmuş olur. Binaenaleyh ‘vahy’ ile ‘meleke-i nübüvvet’in, her ikisinin de ahkâmına ittibâ vaciptir. … Sünnete vahiy denmesinin sebebi şudur: Sünnet hakikî vahyin yani kitabın cüz’iyyâtına dahildir. Binâenaleyh, kitabın külliyetinde sünnetin bütün ahkâmı mündemiçtir. Binâenaleyh, sünnet vahyin [bu vahyi, vahyedilen Kur’ân manasında kullanıyor] küllî menşeine dahil olmak itibariyle zımnen sünnete vahiy denilmektedir. … Hakikatte, ehâdîs-i şerife kânûn-i ilahî ve kitab-ı Rabbânî’nin bir nev’i meal ve mefhumudur. (Mevlana Şiblî, Asr-ı Saadet, çev. Ö. Rıza, I/119-120)
İşte, Hz. Peygamber’e indirilen bu iki tür vahiy arasındaki ilişki, luğavî mânada her ikisine de ‘hadîs’ denmesiyle başlıyor. Râgıb hadis kelimesini şöyle açıklıyor: “İnsanoğluna, uyurken ya da uyanık iken, duyma veya vahiy yolu ile ulaşan bütün kelâmlara hadis denir.” (Bkz. el-Müfredat, “h-d-s-”md.). “Doğru söylüyorlarsa, Kur'ân'ın benzeri bir söz (hadîs) getirsinler.” (Tur 52/35); “Şimdi siz bu söze (hadîse) mi şaşıyorsunuz?” (Necm 53/59) âyetleri Kur'ân'dan “hadis” diye bahseden âyetlerden sadece ikisidir.
Kur’ân ile hadisin birleştikleri bir diğer nokta da her ikisinin de Hz. Peygamber’in ağzından çıkmış olmasıdır. Ancak aralarında hem Hz. Peygamber’den önceki merhaleler açısından hem de muhteva ve bu muhtevadan bağımsız düşünülemeyecek olan üslûpları açısından büyük farklar bulunmaktadır: Ezcümle, Kur’ân âyetleri daha genel, daha evrensel iken, hadis-i şerifler daha mahallî ve daha gündelik konuları ihtivâ eder… 
Kur'ân-hadis ilişkisi yönünden ilgi çekici bir diğer nokta da Sünnetin Kur'ân'ı neshedebileceğinin -Şâfii hâriç- ittifakla kabul edilmiş olmasıdır. Çünkü aradaki farklar bir yana, her ikisi de sonuçta Hz. Peygamber’in ağzından dökülmektedir. Nitekim hadislerin yazılması uzun müddet yasaklanmıştır. Öteki sebepleri tamamen göz ardı etmek istemeyiz, ama bunun başlıca sebebi, hadislerin Kur'ân'a karışma ihtimalidir. Abdullah b. Amr gibi bazı Sahabiler için bu yasağın söz konusu olmaması ise Kur’ân ile hadisi karıştırmayacak kadar bilgili olmalarına dayanmaktaydı. Demek ki, her ne kadar Kur’ân ile hadis mahiyet ve muhteva açısından çok büyük bir farklılık arz ediyor ve bu farklılık üslûba yansıyorsa da yine de Sahabilerin -ki hâlis Arap idiler- bunları birbirine karıştırma ihtimâli vardı.
Kudsî Hadisler?Okunmayan vahiy genel olarak kudsî ve nebevi hadisler şeklinde ikiye ayrılıyor ki kudsî hadislerle Kur'ân-ı Kerim arasında nispeten daha büyük bir benzerlik olduğu düşünülür. Çünkü kudsî hadisler, mânaları Allah’a lâfızları Hz. Peygamber’e ait olmaları hasebiyle Kur'ân'a; hem lâfızları hem de mânaları Hz. Peygamber’e ait hadislerden daha yakındırlar.
Kur'ân'ın elimizdeki hale gelişi ile ilgili dile getirdiğimiz bu görüş açısından kudsî hadisler bir problem gibi durmakta ise de Kur’ân ile kudsî hadisler arasında şöyle bir fark vardır: Öncelikle, bunlar Kur’ân olarak indirilmemektedir ve Hz. Peygamber, gelen vahyin Kur'ân'a alınıp alınmayacağını kesin olarak ayırmaktadır. İkinci olarak; mânaları Allah’tan geldiği belirtilen bu tür hadisler Hz. Peygamber tarafından bire bir tetâbukla kalıba dökülmüyor. Tıpkı mânen hadis rivâyetinde olduğu gibi, geniş bir serbestî içerisinde ana temayı vermeleri yetiyor. Çünkü Kur'ân'a alınmayacakları için, bire bir tetâbukla lâfza (kalıba) dökülmeleri gerekmiyor. Ayrıca kendilerinde i'câz özelliği bulunmadığı belirtilen kudsî hadisler, genellikle bir hüküm koymaktan ziyade, yüce Allah’ın çeşitli özellik ve fiillerinden –‘Ben…’ sıygasıyla- bahsettikleri için, öteki hadislerden ayrı bir tür olarak düşünülmüş; sonraları diğer hadisler gibi, mânen rivâyet edilmişler; tevâtür ve sıhhat açısından hep normal hadislerle birlikte değerlendirilmişlerdir.
SONUÇ:Yüce Allah ezelî olarak konuşmaktadır, fakat bu konuşma, bildiğimiz mânada bir konuşma değil, fiilin muhâtabına göre farklı mahiyetler kazanan bir tür etki-tepkidir. Nasıl ki Yüce Allah’ın yaratma sıfatı sayesinde ortaya çıkan yaratıklar kadim değil ise kelâm sıfatına müteallık olan Kur’ân vb. kitaplar da kadim değildir.
Allah Teâlâ insanlarla esasen iki tür konuşur: Ya direkt vahyederek ya da bir vâsıta kullanarak… Vâsıta ise ya Vahiy Elçisi Cebrail ya da ağaç vb. bir madde olabilir.
Yüce Allah’ın yaptığı her vahiy, peygamber göndermek mânasında değildir.Hz. Peygamber’e yapılan her vahiy Kur’ân vahyi değildir.
Kur’ân-ı Kerim; hem yüce Allah’ın -her tür beşerî özellikten; ‘lâm’dan, ‘cim’den, ‘ayın’dan, ‘kaf’tan ‘kef’ten münezzeh bulunan- kelâmıdır hem Allah adına vahyeden Cebrail’in kavlidir hem de Allah adına okuyan Hz. Muhammed’in kavlidir.  Kur’ân vahiyleri Hz. Peygamber’in ağzından bire bir tetâbuk ile kalıplara dökülmüş olarak çıktığına göre, artık bu lâfzî kalıpların öyle veya böyle değil, tam olarak O’nun ağzından döküldüğü şekliyle korunması gerekir. Bu şekil ise Kur’ân’ın elimizdeki ‘Arap’ça şeklidir. Bu dilin dışındakiler ancak birer ‘meal’ olarak değerlidir
YÜCE ALLAH; İSTER ‘BİZZÂT’, İSTER ‘YARATTIĞI BİR KELÂM’ İLE İSTERSE ‘ZÂTININ NE AYNI NE DE GAYRI OLAN BİR KELÂM SIFATI’ İLE KONUŞUYOR OLSUN, SONUÇTA, BÜTÜN VARLIKLARLA İLETİŞİM HALİNDEDİR.ALLAH’IN YAPTIĞI HER VAHİY PEYGAMBER GÖNDERMEK MÂNASINDA DEĞİLDİR. HZ. PEYGAMBER’E YAPILAN HER VAHİY DE KUR’ÂN VAHYİ DEĞİLDİR.
ALLAH ELÇİSİ CEBRAİL’E KENDİ ADINA KONUŞMA İZNİ VERİYOR, CEBRAİL BU İZİN SAYESİNDE HZ. PEYGAMBER’E BİRTAKIM DİREKTİFLER VAHYEDİYOR, SONRA BU DİREKTİFLER HZ. PEYGAMBER VE ÜMMETİ TARAFINDAN KİTAP HÂLİNE GETİRİLİYOR.
KUR’ÂN-I KERİM; HEM ALLAH’IN HER TÜR BEŞERÎ ÖZELLİKTEN MÜNEZZEH BULUNAN KELÂMIDIR HEM, ALLAH ADINA VAHYEDEN CEBRAİL’İN KAVLİDİR, HEM DE ALLAH ADINA OKUYAN HZ. MUHAMMED’İN KAVLİDİR.
*PROF.DR. MURAT SÜLÜN'LE
KARŞILAŞTIRMALI TEFSİR DERSLERİ
HER CUMARTESİ SAAT 14.00- 16.00
ARASINDADIR.  İletişim:  idare@kuranvakfi.com 
Salim Efendi Caddesi 12/20 Borsa Han Kat1 Üsküdar

ÖLÜMLE ARAMIZ İYİ DEĞİLSE DE KARDEŞİYLE ARAMIZ ÇOK İYİ

ÖLÜMÜN KARDEŞİ Yüce Allah mübarek kitabı Kur’an’da şöyle buyurur: “Allah, vakti gelen canları ölümleri anında alır, henüz ölüm vakti gel...