13 Mayıs 2015 Çarşamba

ARI DURU TERTEMİZ BİR YAPIYA BÜRÜNMEK

Selam Arkadaşlar ;

Ahlakî çözülüş ve Kur’ân başlıklı bir yazıda, Kur’ân’ın ferdî ve toplumsal ha-yatımızın her alanındaki ahlakî öğretilerine temas edilmesi beklenebilir: İnanç ahlâkı, iş ahlâkı, çalışma ahlâkı, aşk ahlâkı, basın ahlâkı, idarî ahlâk, cinsel ahlâk vs. Ancak bunlar, müstakil olarak işlenmesi gereken devasa konular olduğundan, aşağıda, ahlâk ve Kur’ân çerçevesinde genel bir anlatım tercih edilecektir.
Kur’ân; Kullanılmayan Kılavuz
Dışarıdan bakıldığında, bir toplum ya da medeniyetin, kutsal kitabından dolayı o dereceye ulaştığı -ya da o derekeye yuvarlandığı- düşünülebilir. Meselâ Batılı bir Hıristiyan ya da Doğulu bir Budist/Şintoist Müslümanların, Kur’ân’a iman ettikleri için, yani onu anlayıp, benimseyip, uyguladıkları için bu halde bulunduklarını düşünerek, “İyi ki Müslüman değilim!” diyebileceği gibi, İslâm dünyasındaki bazı safdiller de, Batıdaki gelişmeleri Hıristiyanlıkla ilişkilendirerek, bu köhne inanışa gizliden gizliye öykünebilir… 
Her iki medeniyete mensup entelektüeller ise durumun böyle olmadığının farkındadır; Müslümanların, ismen Müslüman oldukları için; Batılıların da ismen Hıristiyan oldukları için bu halde bulunduklarını pekâlâ bilmektedir. Buna göre; İslâm âlemi olarak nitelendirilen ve ayıp olmasın diye “gelişmekte olan” denilen üçüncü sınıf ülkelerin idarî ahlâk, çalışma ahlâkı, ticaret ahlâkı vb. alanlarda yaşadıkları ihlâller, insan hakları, adalet, şeffaflık, gelişme ve ilerleme gibi nimetlerden nasipsizlikleri Kur’ân-dışı etkilere dayanırken, diğer ülkelerin hemen her açıdan sahip oldukları gelişmişlik Hıristiyanî imana yabancılaşıp, hatta onu reddedip aklın ve bilimin ışığında gerçekleştirdikleri bir şeydir. 
Ancak insanlar eylemden ziyade söyleme bakarlar: “Değil mi ki Müslümansınız, değil mi ki Kur’ân’a iman ettiğinizi söylüyorsunuz, o halde, demek ki sizi geri bırakan odur!..” Bu algı; üzerinde durup düşünmemiz gereken hayatî önemi hâiz son derece kritik bir husustur. Kur’ân’ın sonsuz nuru Müslümanlar yüzünden insanlara ulaşamamakta; insanlar onun kendilerine sunduğu imkânlardan yararlanamamakta; hatta onlar yüzünden Kur’ân’a düşman olmaktadır. Yani bir bakıma, Müslümanlar kendi kitaplarına zulmetmektedir…
Ahlakî değer ve hükümler yumağı olan Kur’ân-ı Kerim akıl-can-mal-namus-din güvenliği, sorumluluk bilinci, kalite, çalışma, inceleme-araştırma, adalet ve -günah ve düşmanlıkta değil- iyilikte yardımlaşma gibi evrensel prensipleri uygulayan herkesi, ismine bakmadan, başarıya götüren bir rehberdir; sistematik bir kanun belgesi olmaktan çok ahlakî yanı ağır basan ilahi bir rehberdir. Beş katmanlı Kur’ân piramidinin temeldeki en hacimli tabakası ahlâk ayetlerinden oluşmaktadır; dolayısıyla, Kur’ân’ın kılavuzluğundan istifadede öncelik bunlardadır…
Kişiye ahlakî; arı-duru, tertemiz bir yapı kazandırmak (tezkiye/tezekkî) dinin temel amacı olup, peygamberin en aslî işlevlerinden biridir. Çünkü Allah katında önemli olan, O’na kalb-i selîm ile ulaşmaktır. Bu ahlakî yapı, daha ziyade “vererek” kazanılabilmekteyse de “verme” ile sınırlandırılmamıştır. İnsanın davranış ve hareketleri, inanış, duygu ve düşüncelerinden kaynaklan-dığı için, tezkiye-i nefs büyük önem arz etmektedir; insanın iç âlemi ne kadar arı-duru olursa, bu tertemiz yapı o kadar iyi sonuçlar doğuracak; o kadar güzel ameller üretecektir..
Dindarlık çerçevesindeki bütün emir-yasak ve tavsiyeler de bunun araçlarıdır; bu esnada, Allah’la ve mümin toplumla sürekli ve kaliteli bir irtibat kurulması gerekir. İbadetler, ilâhî kudretin varlığını ruha perçinlemek için emredilmiş olup, insan ahlâkının düzelmesinde son derece etkilidir (Kırca). Sözgelimi namaz Kur’ân’ın açık ifadesine göre, insanı kötülüklerden ve çirkin davranışlardan men’eder. Ancak dinin direği olarak bu ahlakî seviyeyi kazandıran namaz, bâtınî ve zâhirî tüm şartlarına riayetle kılınan namazdır; gönlün Allah rızasını kazanma gayesi gütmekten gafil olarak türlü dünyevî gaileler içinde huşudan uzak bir şekilde yapmış olduğu bedenî hareketlerden ibaret değildir.
Dinin temel gayesi, fert ve toplumu arıtmak olduğu için, Kur’ân’ın mekkî ayetlerinde bireyi esas alan, ona sorumluluk ve hesap endişesi aşılayan, ahlakî ve itikadî açıdan arı-duru bir yapı kazandırmaya çalışan ayetler çoğunluktadır; bu dönemde ferdî, ahlakî ve enfüsî konulara toplumsal konulardan daha fazla ağırlık verilmiştir. Mekkî Kur’ân, bir yandan ahiret düşüncesi, hesap endişesi vb. hususlar üzerinde durup fertlere iman şuuru kazandırarak medenî Kur’ân’ın emir-yasak ve tavsiyelerine altyapı hazırlamayı, mümin zihinlere bunları kolayca benimsetebilmeyi hedeflerken, bir yandan da ahlakî, iktisadî konularda tenkit ve teşviklerini sürdürmek suretiyle, mensuplarını belli bir ilkeler bütünü çerçevesinde örgütleme yoluna gitmiştir. Bunun sonucu olarak -son medenî dönemdeki kadar tavizsiz bir tevellî-teberrî ölçüsünde değilse de- müminler, yaşadıkları küfür toplumunun ahlakî-imânî değerlerinden yavaş yavaş kopmaya başlamış; böylece akrabalık ve kabile bağlarının, yerlerini iman bağına bıraktığı bir süreç ortaya çıkmıştır.
Kur’ân’ın hukukî emir, yasak ve tavsiyeleri de ahlakî nitelik arz eder. Kur’ân’ın ahlâk kanunu Kant’taki gibi soğuk ve formel bir ‘kesin buyruk’tan ibaret değildir; aynı zamanda, eşzamanlı olarak korku ve ümide, sevgi ve bağlılığa dayanır (Ülken); hiçbir anayasa, taraftarlarını kendisine gönülden bağlayan Kur’ân kadar âmir olamaz (Meriç). Çünkü siyasî kanunlar, kendi başlarına yetersiz, çaresiz ve dinin hazırladığı bir ahlâk üstüne yerleşmedikçe askıda kalırlar. Nitekim dinî talepler, içimizden gelen hakiki arzular üzerine yayılmıştır. Sözgelimi zekât kelimesindeki dinî/ilahî/ahlakî boyut, hemen daima gönülsüz ödenen vergilerde bulunmaz. Oysa zekât gönüllü ödenmediği takdirde, “arınma işlemi” gerçekleşmemekte; zekât eylemi tahakkuk etmemek-tedir.
Söylem Değil Eylem…
İmanın tasdikten ibaret zannedildiği Müslüman toplumlarda, amel ve ahlâka yönelik ciddi bir lâkaytlık ortaya çıkmış; “Benim şefaatim ümmetimin büyük günah işleyenlerine mahsustur!” şeklindeki rivayet de bu gevşekliği pekiştirmiştir. Oysa pskolojik bir gerçektir ki; kişi zamanla yaşadığı gibi inanmaya başlamaktadır… Kişinin gerek zihnî-hissî-fikrî hareketleri gerekse zahirî eylem ve davranışları, iman ya da inkârın ortaya çıkmasında, hatta iman ve inkârın devamında etkilidir. Ferdin nezih bir yaşam sürmesi hidayetini kolay-laştırır; zira getirilen emir ve yasaklar sürdürdüğü yaşantıya zaten uymaktadır; hırsızlık, zina, gasp, rüşvet, riba vb. eylemlerden uzak durmakta; yardımseverlik vb. özellikleri zaten taşımaktadır. Böyle birinin hesaba-kitaba iman etmesi, bu hususlara riayetkâr bir yaşam sürmeyen birine oranla daha güçlü bir ihtimaldir. 
Allah, Kur’ân, Peygamber gibi dinî ilke ve kutsallara karşı takınılan dostane tavırların yanında, alçakgönüllülük, yardımseverlik, hakperestlik gibi ahlakî özellikler, kişinin hidayete ermesinde büyük rol oynamaktadır. Kur’ân ilahî ayetleri ancak fasıkların inkâr edebileceğini ve fasıkane yaşantının, kişiyi sonunda tekzîbe götüreceğini bildirirken bu realiteye işaret eder. İstisnalar bir yana, ahlakî açıdan tefessüh etmiş kişilerin imana gelme ihtimaliyle salih davranışlar içinde bulunanların imana gelme ihtimali elbette aynı kuvvette değildir.


Türkiye’ye Gelince…
Resmî politikaların yanı sıra sözel ve görüntülü basının da marifetiyle millî değerler aşağı kesimlerin kültürü olarak algılanmaya başlamıştır. Türk gençliği aslî dokularına yabancılaşmış; her şeyin başında maddiyatın geldiği, nikâhsız birlikteliklerin normal karşılandığı bir yaşam tarzına imrenir olmuştur. Ancak din, yine de kültürün kendisinden soyutlanması ve ayrılması mümkün olmayan bir parçası olmaya devam etmektedir. Çünkü din kültür ağacının dalı değil gövdesidir; ‘kutsal’; iyi, gerçek ve güzel gibi değerlere eklenen dördüncü bir değer olmayıp bu değerlere kaynaklık etmektedir (Günay). 
Ülkemiz insanı, hâla -büyük oranda- İslâm maneviyatıyla dolu semtlerde doğmakta; kulaklarına ezan okunmakta; dinî içerikli ninnilerle büyümekte; evlerinin odalarında namaza durmuş anneler, nineler görmekte; ilk ders olarak besmeleyi öğrenmekte; mübarek gecelerde Kur’ân okuyup dinlemekte; cami, çeşme, türbe vb. mekânların duvarlarında, evlerinde, işyerlerinde Kur’ân âyetleri ile yüz yüze gelmekte; gündelik konuşmalarında Kur’ân kaynaklı atasözü, kelime ve deyimlere yer vermektedirler. Bu bakımdan, devrimlerle Türkiye’de İslâm’ın yok edildiğini sanmak yanıltıcıdır; gerçekte yok edilen, İslâm’ın Osmanlı devletindeki devlet-din bileşimi örneği içindeki yeri (Berkes) ve dinin temel kaynak ve ilkeleri çerçevesinde geliştirilen yanlış yorumlardır. Din ve dinî kültür hemen hemen Abbasîlerin son dönemlerinde eriştiği şekliyle gelenekselleştirildiği, hayatın dinamizmine ayak uydurulamadığı, taklitçilik esas alındığı için, toplumsal hayatın böylesine dondurulmuş bir zihniyetle din adına kontrol edilmek istenmesinin sonuçları çok ağır olmuştur (Günay).
Aslına bakılırsa, son iki asırda yaşanan çeşitli ıslahatlar sonucu, daha sahih bir din algısı ortaya çıkmıştır. Evvelce dinî birer vecibe imiş zannıyla riayet edilen âdetler, hurafe veya batıl itikatlardan çoğunun terk edilmesinin sebeplerinden biri, toplumun dine ilişkin değer yargılarını edindiği kaynakların değişmesidir (Turhan): Kur’ân’a, din ve hayata dair kanaatlerini, bizzat Kur’ân’a ve onun sahih yorumlarına dayanarak değil, köy odası sohbetlerindeki ve vaaz kitaplarındaki olağanüstülüklerle ve akıldışılıklarla dolu, sıhhatleri kuşkulu, ‘bilgi’ ve ‘menkıbe’ler aracılığı ile oluşturan halk, 1950’lerden sonra büyük oranda, –nitelikli Kur’ân kurslarının yanı sıra- İmam-hatip okulu, yüksek İslâm enstitüsü ve İlâhiyat fakültesi mezunları tarafından eğitilme fırsatı bulmuştur. Bu kurumların Kur’ân’a ve dine yaklaşımları ise daha sahihtir. Bu bakımdan, zararlı inanç ve düşüncelerini dinî eğitimi zayıf körpe beyinlere zerketmeye çalışan bâtıl akidelerin, sahte tarikatların, sosyopolitik vakıf ve derneklerin büyük maddî imkânlarla yürüttükleri misyonerlik ve propaganda çalışmalarının bütün hızıyla devam ettiği ülkemizde, sahih bir din algısına sahip, aydın fertler yetiştirecek ciddi ve sistemli bir din eğitimine olan ihtiyaç her geçen gün kendini daha fazla hissettirmektedir.
Hulâsa; Kur’ân-ı Kerim, kültürümüzün en etkili unsuru olmakla birlikte, Kur’ân’ın kültür yapıcılığı doğrudan değildi: Toplum, dinî öğretileri Kur’ân dışı kaynaklardan adeta rafine edilmiş (!) olarak öğreniyor; Kur’ân’ın içine fazla giremiyordu. Bizzat Kur’ân ayetleriyle ilgili bilgileri de tefsirlerdeki İsrâîliyyâttan, Grek felsefesi vb.lerinden oluşmaktaydı. [Bunun en önemli sebeplerinden biri, Kur’ân’ı Türkçeye çevirme teşebbüslerine sürekli “böyle bir şeyin, Kur’ân’ı Kur’ân olmaktan çıkaracağı” iddiası çerçevesinde yaklaşılmış olmasıdır. 
Asıl önemli olanın Kur’ân’ın edebî değeri değil, mesajı (zikr) olduğu ve Cenâb-ı Hakk’ın esas bunu korumayı garanti ettiğine dikkat edilmemiş; ayrıca, Kur’ân’ın lâfzındaki i‘câzın temelinde, anlamındaki eşsizliğin yattığı görülememiştir.] Bugün ise Türkiye’de dinini bilenlerin, ‘öteki’ne bakışı daha mutedil olduğu gibi, cumalarda, teravihlerde eğitilen cami cemaatinin Kur’ân’a yaklaşımı da daha sağlıklıdır. Dolayısıyla, din öğretimi yapan kurs, lise ve fakülte seviyesindeki kurumlarımızın, -ikinci, üçüncü sınıf beşerî kaynakların öğretilerini değil- dinin temel metni olan “Kur’ân-ı Kerim’in evrensel ahlâk normlarını ve inanç ilkelerini sahih bir anlayışla hayata geçirme” amacıyla hareket etmesi gerekmektedir.
Sonuç Olarak…Bir dine mensubiyet iddiasında bulunduğu halde, o dinin emir, tavsiye ve yasaklarını hiçe sayarak gayr-ı ahlakî bir yaşam sürdürenlerin, imanın zihnî ve hissî boyutlarına sahip olabilmesi ve dinin itikadî esaslarını benimsemesi hiç de kolay değildir. Dolayısıyla fısk, kişiyi kategorik olarak imandan çıkarmasa da, böyle birinin yavaş yavaş kendiliğinden imandan çıkması, önemsenmeyecek bir ihtimal değildir.
İnsanlar yabancı bir inancı benimserken, genelde onun teorik öğretilerinden değil, o inancın sahiplerinden etkilenmektedir. Bu konuda ahlakî üstünlük büyük bir müspet etken, ahlakî düşüklük de büyük bir menfî etken olduğu gibi, güç/kudret ve zaaf da önemlidir. İnsanoğlu daima güçlüye imrenir. Öteden beri, İslâm’a girenlerin genellikle, ahlakî açıdan kemale ermiş alperen ve tüccarlardan etkilendiği, ilk devir Arap kabilelerinden pek çoğunun Mekke’nin zapt edilmesinden sonra Mekke müşriklerinden pek çoğunun da Müslümanların Medine’de kurmuş oldukları sosyal ve idarî yapıyı gördükten sonra fevç fevç İslâm’a girdiği görülmektedir. İki örnek de iyi etüt edilecek olursa esasında insanları bu iki unsurun; güç ve ahlâkın ortaklaşa etkilediğini söylemek daha isabetli olacaktır. Çünkü kişiler ahlakî açıdan kemale erdikçe güç ve kudretçe de ilerlemekte; ahlakî açıdan düştükçe bünyeleri de zaafa uğramaktadır. O halde, Müslümanların dünyanın en temiz, en şeffaf, en kaliteli, en eğitimli, en zengin, en ileri, insan haklarına en saygılı toplumları olması gerekmektedir. Çünkü evrensel kitap da nihai hakikat de bizim eli-mizdedir… Maalesef insanlık İslâmiyeti teoriye göre değil, pratiğe göre, yani bu mübarek kitaba bakarak değil, bizim hâl-i pür-melâlimize bakarak değer-lendirmektedir.
*PROF.DR. MURAT SÜLÜN'LE
KARŞILAŞTIRMALI TEFSİR DERSLERİ
HER CUMARTESİ SAAT 14.00- 16.00
ARASINDADIR.  İletişim:  idare@kuranvakfi.com

İNSAN DEVASA BOYUTTAKİ KALBİNİ NASIL BOŞA ÇIKARABİLİR?

Selam Arkadaşlar; Aşağıdaki soruların cevabı ve daha fazlası Prof. Halis Aydemir'in Nahl 108-109 tefsir dersine ait kayıttadır. Akl...