25 Mayıs 2015 Pazartesi

CİSMANİ-RUHANİ BÜTÜN VARLIĞINI ALLAH'A YÖNELTMEK

Selam Arkadaşlar ;

İSLAMÎ İLİMLER ARAŞTIRMA VAKFI (İSAV)
SOSYAL VE FERDÎ İŞLEVLERİ AÇISINDAN
NAMAZ ve CAMİ
-TARTIŞMALI İLMÎ TOPLANTI-


KUR’ÂN-I KERİM’DE
'SALÂT'IN (صلوة) KAVRAMSAL ÇERÇEVESİ
GİRİŞ
I. SALÂT LÂFZI
A. SALÂTIN KÖK ANLAMI
B. "SALÂT"IN KULLANILIŞI
II. SALÂT KAVRAMI
A. KAVRAM NEDİR?
B. SALÂT MUSALLÎNİN YAPTIĞIDIR
C. SALÂT KAVRAMI İLE İLGİLİ BAZI HUSUSLAR
(i) Salâtın muharriki ve gayesi
(ii) Salâtın hikmeti
(iii) Salâtın gerekleri
(iv) Salâtın yeri
III. SALÂT TERİMİ
A. GİRİŞ
B. FIKIH'TA
C. TASAVVUFTA
D. KELÂMDA
IV. SONUÇ


GİRİŞ
Kur’ân sistematik bir kitap olmadığı için, Kur'ân konularını araştırırken, konuların mekkî-medenî çeşitli surelere dağıtılmış vaziyette bulunduğunu unutmamak gerekir. –İlk bakışta eksiklik olarak görülen bu özellik, Kur’ân’ın vahye dayandığının ve ona insan eli değmediğinin en büyük kanıtlarından biridir.-
(i) Kavramsal alan çalışması yaparken, kavramımızı ilgilendiren lâfzın/kelimenin 'Arapça asıllı' olup olmadığını iyice tespit etmek gerekmektedir. 'Asl'ı Arapça olmayan bir kelimeye Arapça 'kök'lerden anlam/lar yakıştırmak gerçeği yansıtmayacaktır.
(ii) Kur’an eksenli araştırma ve tezlerde dikkat edilmesi gereken ilkelerden biri de ele alınan kavramın temelde iki veçhesi olduğudur: İlk veçhe; kavramın, kendisiyle aynı kökten gelen kelimeler (türevleri/müştakları) tahlil edilerek aydınlatılması; ikinci veçhe ise, aynı kökten gelmemekle birlikte “söz konusu olgu ile aynı anlama gelen farklı köklerden gelen lâfızlar” incelenerek aydınlatılmasıdır. Ayrıca, ilgili kavramın aynı kavramsal çerçevedeki diğer kavramlarla alâkası (hangi kelimelerle eş veya zıt anlamlı kullanıldığı) da irdelenmelidir. Böylece, kelimenin anlam sahasındaki kelimeler tespit edilebileceği gibi, karşıt sahaya dahil kelime grubu da belirlenebilecek ve "el-Eşyâu tu'rafu bi-ażdâdihâ" fahvâsınca kavram daha net anlaşılacak; Kur’an metninde o kavrama hangi anlamın yüklenmiş olduğu ortaya çıkacaktır.
Dolayısıyla, sadece صلوة ve türevleri incelenmekle Kur'ân'da "salât"ın kavramsal çerçevesi ortaya konulmuş olmayacak; "salât"ın, lâfız, kavram ve terim olarak ayrı ayrı ele alınması gerekecektir.
Namazın kavramsal çerçevesini verdikten sonra, terim anlamı bağlamında Fıkıh, Tasavvuf ve Kelâm'ın namaza yaklaşımını da ekleyerek okuyucunun zihninde daha net bir namaz mefhumu oluşturmaya çalışacağız. (وباللهِ التَّوْفِيقُ).
I. SALÂT LÂFZI
A. SALÂTIN KÖK ANLAMI
Arap dili alimleri, "salât" lâfzı için farklı anlamlara gelen birtakım Arapça kökler ön görmüşlerdir:
Râgıb el-Isfahanî (ö. 502/1108) der ki: Dilcilerin bir çoğuna göre salât; dua, bereket/kutsallık atfetme (tebrîk) ve şânını yüceltme (temcîd) anlamındadır. صَلَّيْتُ عَلَيْهِ demek, "Onun için dua ettim ve onu arındırdım" demektir. Nitekim Allah ve Rasûlü için kullanılan salevâtu'llāh ve salevâtü'r-rasûl tabirleri, 'hakikat'te; Allah ve Rasûlünün ilgili ayetlerde geçen kişileri arındırmaları; tezkiye etmeleri demektir. Salât; aslı dua olan malum/özel ibadetin adıdır. Namaza –dua anlamında- salât denmiş olması; bir bütünün, ihtiva ettiği cüzlerden biri ile adlandırılması kabîlindendir. Bazı dilcilere göre ise, salât; sılâ' (صلاَء) kökünden gelmektedir. Buna göre, صَلَّى الرَّجُلُ cümlesi, "Kişi bu ibadeti sayesinde kendisini Allah'ın cayır cayır yanan ateşinden (sılâ) kurtardı" demektir. Bu durumda, صَلَّى'nın anlam çatısı; "hastalıktan kurtulmak" anlamına gelen  مَرَّضَ gibi olmaktadır[1].
Zemahşerî'ye (ö. 538/1143) göre, sallâ (صَلَّى) fiilinin 'gerçek' anlamı, iki 'salv'i oynatmak, hareket ettirmektir. –Salv, uyluk kemiği demektir.- Çünkü namaz kılan kişi, rükû ve secde ettiği sırada uyluk kemiklerini hareket ettirmektedir. Yahudilerin, arkadaşlarını saygıyla selâmlarken yaptıkları reverans da bu anlamdadır; o sırada başlarını eğmekte ve uyluk kemikler üzerinde reverans yapmaktadırlar. Dua eden kişiye 'musallî (namaz kılan)' denmesi, namaz kılanların rükû ve secde esnasında sahip oldukları huşû ile, dua edenlerin huşûları arasındaki benzerlikten dolayıdır[2].
Kurtubî (ö. 671/1272) de Isfahanî'nin naklettiği ilk/genel görüşe sahip olmakla birlikte, 3 görüş daha nakleder. -"Bir topluluk"tan naklen- ikinci sırada verdiği şu görüş ilgi çekicidir: Salât; s-l-v- (صَلاَ) kökünden gelmektedir. Salev, belin ortasında bulunan bir damar olup kuyruk sokumunda çatallanır/ikiye ayrılır ve onu içine alıp korur. Bir at başka bir at tarafından geçildiği zaman (geride kalan at için) kullanılan "musallî" kelimesi de bundan alınmıştır; çünkü varış çizgisine geldiğinde, başı, öndekinin iki kalçası hizasında bulunmaktadır. İşte, salât; "salev"den türemiştir; ya imanın peşinden ikinci sırada geldiği için ya da rükû esnasında kişinin, uyluk kemikleri eğildiği için…[3]
Şüphesiz bu parlak tahliller, kelimenin kökünün Arapça olduğu kabulü ile yapılmıştır. Oysa kelimenin Arapça menşe'li olmadığı yönünde ciddi iddialar[4] bulunmaktadır. Bu konuda bir araştırma yapan Esra Gözeler'e göre de "salât"ın kökü Sami dillerine uzanmaktadır:
Salât; Akkadça'da sullû kelimesi ile karşılanmaktadır; sullû genel olarak dua ve dua etmek anlamına gelmektedir. Akkadçada, dua ve dua etme anlamında kullanılan bir başka kelime de 'karâbu’dur. Bu kelime mağfiret anlamına da gelmektedir. Habeşçe'de, yine dua etme anlamına gelen 'sallaya' kelimesi 'salât'ı karşılamaktadır. Dua ise 'salot’tur. Ayrıca sormak, rica etmek anlamına gelen sa’ala, se’la kelimesi de dua etmek anlamında kullanılır. Süryanca'da 'salât', ܨܠܝ (sali)’dir; bu kelimenin kök anlamı; katlanmak, eğmek, germek ve bükmektir. Dua etmek, bu kökün anlamlarından biridir. ܨܠܘܛ (salut) ise duadır. Tevrat'ın Süryanca çevirisi olan Peşitta’da dua karşılığında bu kök ve türevleri kullanılmaktadır. İbranca'da 'salât', פלל (palel)’dir. Bu kök; hakemlik etmek, yargıda bulunmak, hükmetmek, aracılık etmek, şefaat etmek anlamlarına gelir.
Bu kullanımlara bakıldığında, Peşitta'daki kullanımın 'salât'ın Kur'ân'daki yazılışına (صَلَوة) yakın olduğu görülmektedir. Kur’an’da kelimenin en yaygın kullanımı olan "ikāmetü’s-salât" ibaresine gelince, bu, İbranca ya’mod, Süryanca ise kam fiili ile karşılanmaktadır ki buna bakılarak Süryanca dil malzemesinin Kur’an’da devam ettirilmiş olduğu söylenebilir.
Eski Ahid’de פלל 'palel' kavramı sadece dua etmek anlamında kullanılmış; Peşitta’da ise kavram ܨܠܘܛ 'salut' olarak çevrilmiştir[5] ki bundan, 'salât'ın lafzî olarak Süryanca kullanımına yakınlık gösterdiği anlaşılmaktadır.
Salât, Aramca'da ise צלא (tsala)’dır. Dua etmek anlamında olan bu kelimenin orijinal anlamı secde etmektir. Bu kök İbranca Eski Ahid’de 2 kez geçmektedir. Bu kitaplar da Aramca yazılmış olan Daniel ve Ezra’dır[6].
Burada değinilmesi gereken bir başka nokta da 'salât'ın Kur’an’daki imlâsıdır. Resmü’l-Kur’ân kaynaklarında; Mushaf yazarlarının, 'lâm'dan sonra 'elif'in yazıda (resm) düşürülmesi konusunda icmâ etmiş olduklarını belirtilir. Ancak kelimenin Süryanca’da vav ile yazıldığı göz önünde bulundurulursa, bu imlâda Kur’an Arapçasının Süryanca dil malzemesini sürdürmüş olduğu söylenebilecektir[7].
Demek ki salât kelimesi; ibadet/ritüel çerçevesi içine sokulabilecek "dua etme, yalvarıp yakarma, namaz-niyaz ve ayin" gibi anlamlara gelmekle birlikte, Kur'ân orijinli değildir. Aslında sadece salât değil, İslâm'ın melek, cehennem gibi en temel kavramları da eski din dillerinden ödünç alınmıştır[8]. Önemli olan, dolaşımdaki mevcut kelimeye ne mana yüklendiğidir; kelimelerin orijinal "İslâm icadı" olması gerekmez.
B. "SALÂT"IN KULLANILIŞI
1. Fiil olarak salât
Kur'ân'da salât, -yardımcı bir fiil olmadan kullanıldığı takdirde- sülâsî (3 harfli) olarak değil, tef’îl bâbından; sallâ[9] – yusallî[10] (yusallûne[11]) - salâten[12] şeklinde kullanılmıştır. Emir kipi "sallû"dur[13].
2. İsim olarak salât ve bu kökten gelen diğer kelimeler
Salevât[14], musallâ[15], musallîn[16].
3. Salât kelimesinin kullanıldığı edatlar
Salât kökünden kelimeler Kur'ân'da –genelde- yardımcı edat olmaksızın kullanılır; sadece 1 yerde, salâtın nerede yapıldığını göstermek üzere fî harf-i cerri ile birlikte (yusallî fi'l-mihrâb[17]), 3 yerde de, kime salât edildiğini göstermek üzere 'alâ harf-i cerri ile birlikte kullanılmıştır (yusallî 'aleyküm[18], yusallûne 'ale'n-Nebiyy[19], sallû 'aleyh[20]).
4. Salâtın izafe edildiği varlıklar
Kur'ân'da; insanların yanı sıra, yüce Allah'a[21], meleklere[22], Hz. Peygamber'e[23], Hz. Şuayb'a[24], müminlere[25], Müşriklere[26]; hâsılı, -sıra sıra dizilen kuşlar özellikle belirtilerek- göklerde ve yerde kim/ne varsa, hepsine[27] salât isnat edildiği görülmektedir. Yüce Allah'a isnat edildiğinde "mübarek kılma, af ve bağışlama" anlamına gelen salât; melâike-i kirâma ve Hz. Peygamber'e isnat edildiğinde "başkası nâmına hayır dua etmek"; müminlere isnat edildiğinde, "kendi nâmına dua etmek", varlığa isnat edildiğinde ise "var oluşunun gereğini yerine getirmek" anlamına gelmektedir.
Son şıkta "salât", "tesbîh" ile birlikte kullanılmıştır; dolayısıyla, ilgili ayetteki "Her varlık kendi salât ve tesbîhini bilir"[28] ifadesi varlık alemindekilerin (أشياء) "bizim duyumsamadığımız bir şekilde Allah'ı tesbîh etmeleri"[29] olgusunu çağrıştırmaktadır ki bu olgu Kur'ân kavramlarından "secde" ve "teshīr" ile de anlam yakınlığına sahiptir. Yani;
"Varlık alemindekiler Allah'a ibadet etsin diye var edilmiştir."
"Varlık alemindekiler Allah tarafından teshīr edilmiştir."
"Varlık alemindekiler Allah'ı tesbîh etmektedir."
"Varlık alemindekiler Allah'a salât etmektedir."
"Varlık alemindekiler Allah'a teslimiyet göstermektedir."
"Varlık alemindekiler Allah'a secde etmektedir."
İnsanoğlu hariç… Çünkü o, müsahhar (mecbûr) değil, muhtâr (özgür) yaratılmış olduğu için, kendi iradesi ile hareket etmek durumundadır. Nitekim varlık alemindekilerin yüce Allah'a secde ettiği anlatılırken; "insanların tamamı" değil, "birçok insan" buyrulmuştur: "Bilmiyor musun ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi; Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve birçok insan Allah’a secde etmekte?! Birçokları hakkında da azap kesinleşmiş... Bu iki grup (müminler ve diğerleri[30]), Rableri hakkında çekişen iki hasımdır."
5. Salâtın kullanıldığı yardımcı fiiller
Salât kelimesinin kullanıldığı yardımcı fiillere gelince… Salât lâfzı;
1 yerde vasıyyet (îsā) kökünden “tavsiye etmek” anlamında bir fiille (اَوْصَى)[31];
2 yerde emr kökünden “buyurmak” anlamındaki bir fiille (يَأْمرُ)[32]; (وَاْمُرْ)[33];
2 yerde “tamamlamak/bitirmek” anlamındaki kazā kökünden bir fiille (قَضَيْتُمْ)[34]; (قُضِيَتْ)[35];
1 yerde; "dikkat ve alçak gönüllülük" anlamındaki huşû' fiiliyle[36];
1 yerde; "üzerine titreyerek mutlaka eda etmek" anlamındaki muhâfaza fiiliyle[37];
1 yerde devâm fiiliyle[38];
1 yerde; -sabr kökünden- "ısrarcı olmak" anlamındaki ıstıbâr fiiliyle (وَاصْطَبِرْ)[39];
1 yerde; yaklaşmak fiiliyle (لاَ تَقْرَبُوا)[40];
1 yerde; kısaltmak fiiliyle (اَنْ تَقْصُرُوا)[41] kullanılırken,
genelde ikāme (إقامة / اِقَام) kökünden “doğrultmak/dosdoğru kılmak” anlamındaki
اِقَام / أقامَ / أقَامُوا / أقَمْتَ / أقَمْتُمْ / يُقِيمُونَ / اَلْمُقيمُونَ / أقِمْ / أقِيمُوا / أقِمْنَ
kelimeleri[42] ile kullanılır. Yalnız, ikāme kökü bir yerde, namaz kıldırmak anlamında kullanılmıştır (فَأَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلاةَ)[43].
II. SALÂT KAVRAMI
A. KAVRAM NEDİR?
Dinin direğini[44] teşkil eden salât gibi bir kavram şüphesiz sadece kök anlamı incelenerek ortaya konulamaz; bu çerçevedeki başka lâfızların da irdelenmesi gerekir Çünkü kavram, gerek günlük dilde gerekse bilimsel eserlerde sık sık karşılaştığımız bir kelimedir. “Bir nesne hakkında sahip olduğumuz genel düşünce”[45] demek olan kavram; lâfız ve terimden farklı bir anlama sahiptir. Çünkü kavramların aksine, lâfız ve terimler harflerden oluştuğu gibi, aynı kavram çeşitli terimler ile ifade edilebilir. Kavramlar, kelimelerin anlamlarından ibaret olmadığı gibi, bunlara “zorunlu olarak bağlı” da değillerdir. Bir şey henüz terimleşmemişken genelde insan zihninde o şeyin kavramı oluşur, fakat kavramların ikinci kişilere aktarılabilmesi için, birtakım lâfızların (kelime) kullanılması gerekir. İşte, “salât kavramı” dediğimizde, salâtla bağlantılı fakat bu kökten olmayan lâfızları da hesaba katmış oluruz. Zira tek bir kavram ayrı ayrı kavrayışlardan oluşabilir.
Dolayısıyla, salâtın kavramsal çerçevesini çizerken;
(i) Zikr, tekbîr, tesbîh/tenzîh, hamdüsenâ/şükr, tefekkür, dua, isti'āne, tażarrû/yakarış, kıyâm, kırâat, rükû, secde, teşehhüd, kunût, huşû, abdest, ezan/nidâ, kıble, mescid/musallâ gibi kelimelerine ilâveten;
(ii) Gaflet/sehv, şirk, küfr, mâsivâya dua, mâsivâya yakarma, mâsivâdan istimdât, mâsivâ önünde eğilme, kibr/istikbâr, tuğyân, isyân ve rucz/pislik gibi kavramları da dikkate almak gerekir.
Çünkü ikinci gruptakiler "namazsızlık" ya da "salâtı zâyi etme"nin ne demek olduğunu ortaya koymaktadır. Buna göre; bir insan ilk gruptaki kavramların tersini yapıyorsa, yani:
-Allah'tan başkasına yalvarıp yakarıyor ve ciddi/önemli durumlarda onlardan medet umuyorsa, kişiliğini kaybederek onların önünde eğiliyorsa, yerlere kapanıyorsa,
-Allah'ı yüceltmesi gerekirken birilerini putlaştırıyor, birtakım kavramları kutsallaştırıyorsa; 'kırılmaz/aşınmaz' birtakım ikon ve idolleri varsa,
-Allah'a minnettar kalacağına O'na nankörlük ediyorsa,
-Allah'ı daima hatırında tutması gerekirken, gerek O'ndan gerekse O'nun dininden; emir-yasak ve tavsiyelerinden gâfilse; bunlara bîgâne/kayıtsız/ilgisiz kalıyorsa,
-Kendisini O'nun dinini; emir-yasak ve tavsiyelerini kabul edemeyecek kadar yüksek/büyük/ileri görüyorsa,
-O'nun dinine; emir-yasak ve tavsiyelerine açıkça veya gizliden karşı çıkıyorsa,
-Maddi-manevî pisliklerden arınmıyorsa,
-Allah'a yönelmesi gerekirken; kıblesi Beytullah/Kâbe iken kalkıp da tüm varlığını Paris'e, Washington'a ya da Moskova'ya yöneltmişse,
-Yahudi ve Hıristiyan dinlerinden tamamen bağımsız; dosdoğru bir yol (sırât-ı müstakīm) üzere gitme azim ve kararlılığını sürekli bilemesi gerekirken, İslâm dışı din, ideoloji ve dünya görüşlerine "inanıyor"sa… namazsız demektir; musallî değildir…
Namazla ilgili olarak biri tekfîr edilecekse, bunlar edilmelidir. 
B. SALÂT 'MUSALLÎ'NİN YAPTIĞIDIR
Kur'ân'da bazı önemli kelimeler kullanıldıktan sonra, الذين (Onlar ki) ism-i mevsûlü kullanılarak birtakım sıfatlar sıralanır. -Örneği: هدى للمتقين ifadesinden[46] sonra الذين ile başlayan 4 vasıf zikredilirken, قد أفلح المؤمنون ayetinden[47] sonra yine الذين ile başlayan 6 vasıf zikredilmiştir.- Kavramımızla ilgili olarak da böyle bir durum söz konusudur; musallîn kelimesi zikredildikten sonra birtakım sıfatlar sıralanmıştır[48]. Bu sıfatların, söz konusu kelimelerin tarifi niteliğinde "olmazsa olmaz aslî sınırları" mı yoksa "bağımsız tâli/ikincil yön ve özellikleri" mi olduğu tartışmalıdır. İlk anlayışa göre; -salât "musallî"nin yaptığı iş olduğuna göre- "musallî"ye atfedilen özellikler salâtın anlamını sınırlandırmış olacak; ikinci anlayışa göre ise, bu sıfatlar tarif niteliğinde birer sınır (had) değil, salâtı pekiştirici mahiyette nitelikler olacaktır. Her hâlükârda, Ma'āric suresinin 19-21. ayetlerinde geçen "Allah katında olumsuz beşerî vasıflar"dan uzak olabilmek, söz konusu vasıfları taşıyan musallîlerden olabilmekle mümkündür. Surenin ilgili pasajına[49] göre, "Bir hayır elde ettiğinde onu ihtiyaç sahiplerinden esirgeyen, başına bir felâket/musibet geldiğinde ise ah u vâh edip duran aç gözlü, bencil, cimri" insan karakterinden uzak olanlar "musallî"ler; yani "salât sahipleri"dir.
Peki musallî kimdir?
Musallî; öncelikle, "salât"ında daimî olan ve "salât"ını son derece dikkatli ifa eden kişidir (23 ve 34. ayetler). Yani, salât esnasındaki hassasiyet ve dikkatine ek olarak salâtını savsaklamayan, sulandırmayan kişidir.
-Kendi malından, yoksula da yoksuna da hak tanıyabilen kişidir (24-25. ayetler).
-Hesap gününü tasdîk eden[50] kişidir (26. ayet).
-Rabbinin azabından endişe eden, ondan yana kendini asla garantide[51] görmeyen kişidir (27-28. ayetler).
-Irz ve namusunu koruyan kişidir (29-31. ayetler).
-Şahitliği dürüst yapan kişidir (32. ayet).
Bu pasajdan, salât kelimesinin "hayatın bütünü kapsayan dindarlık" anlamına geldiği anlaşılmaktadır. Nitekim bu sıfatlar, "mümin"ler için de zikredilmiş[52]; Cehennemlikleri, o Kavurucu Ateş'e, "musallî"lerden olmamalarının; yoksulu gözetmemelerinin ve ölüm gelip çatıncaya kadar hesap gününü tekzip etmelerinin soktuğu belirtilmiştir[53].

Böylece, Kur'ân'da önemle üzerinde durulan "salâtın ikāme edilmesi" tabiri de yerine oturmaktadır. Bütün dinlerin en önemli ortak ilkelerinden biri olan "salât"ı icra mecburiyeti herkesçe müsellem olduğundan, hiç kimse salâtın farziyet ve önemini inkâr etmemiştir. Ancak, bu muazzam ilkenin bi-hakkın ifasında daima sorun yaşanmıştır. Nitekim Kur'ân'da sallâ-yusallî fiilleri de kullanılmakla birlikte, daha ziyade "ikāme-i salât" ve türevleri kullanılır; salâtın ikāme edilmesi; "dosdoğru/tastamam ve eksiksiz yerine getirilmesi" istenir ve ikāme edenler methedilir[54]. Buna karşılık, "salât"a aykırı tutum ve davranışlar içinde bulunan kişi ve kesimler şiddetle yerilir; bunların "salât"ın anlamından bî-haber oldukları[55], "salât"ı "zāyî ettikleri"[56] belirtilir.
İkāme-i salât; kişiyi dinin emir-yasak ve tavsiyelerine karşı daha duyarlı hâle getirir. Sözgelimi müminlere; canlarını-başlarını ortaya koymalarını gerektiren "cihat" emri verilmeden önce, ikāme-i salâta devam etmeleri istenmiştir[57].
-   İmanda samimi olduğunu gösterebilmek için[58];
-   Dosdoğru yolda gidenlerden (mühtedîn) olabilmek için[59];
-   Allah'ın rahmetine nâil olabilmek için[60];
-   Hiç zarar etmeyecek kârlı bir alışveriş için[61];
-   Allah katında ödüllendirilmek ve mahzun olmamak için[62]; hâsılı:
-   Bütün insanlığa model (şâhid) ideal bir karakter hâline gelebilmek için salâtı ikāme etmek gerekmektedir[63].
-   Peygamberlerin yüce Allah'la kurdukları iletişimde büyük rolü bulunan "salât"[64] müminlerin Allah'a urûc etmelerinde; manevî ötelere geçebilmelerinde etkili olmaktadır.
Demek ki, salâtın bi-hakkın yerine getirilip getirilmediği (yani, gerçek dindarlık) resmî söylemlerle, şeklî hareketlerle ve kuru iddialarla değil, ancak, bu sıfatların salât sahibinde (musallî) ne kadar bulunup bulunmadığı ile ölçülebilir. İşbu kuşatıcı yönü sebebiyledir ki, Kur’ân’da salâta müstesna bir önem atfedilmiştir. İlgili ayetlere baktığımızda, görüyoruz ki;
- Salât; peygamberlere vahyen emredilen 2 ilkeden biridir[65].
- Salât; İsmail Aleyhisselâm’ın ehline emrettiği 2 ilkeden biridir[66].
- Salât; Musa Aleyhisselâm'a Tûr-i Sînâ'da ilk vahyedilen 2 temel emirden biridir[67].
- Salât; İsa Aleyhisselâm’ın memur olduğu 2 ilkeden biridir[68].
- Salât; Hz. Peygamber'in insanlara iletmesi istenen 2 emirden biridir[69].
- Salât; kişiyi felâha erdirecek 2 amelden biridir[70].
- Salât; Hz. Peygamber'in uyarılarından yararlanabilecek kişilerin –'ahirete iman'[71]- ve –'gayba iman'[72] ile birlikte- 2 temel özelliğinden biridir.
- Salât; isti'āne ederken başvurulacak 2 amelden biridir[73].
- Salât; İbrahim Aleyhisselâm'ın, yüce Allah'tan, kendisi ve nesli için niyaz ettiği 2-3 özellikten biridir[74].
- Salât; din mensuplarına emredilen 3 husustan biridir[75].
- Salât; Hz. Peygambere ve Müslümanlara emredilen 3 husustan biridir[76].
- Salât; Kur’ân kılavuzluğundan yararlanabilecek, ilahî müjdeye mazhar müminlerin 3 temel özelliğinden biridir[77].
- Salât; rabbanî yöneticilerin 3 temel özelliğinden biridir[78].
- Salât; ilahî kılavuzluktan yararlanarak felâha erebilecek, Kur’ânî rahmete mazhar muhsinlerin 3 temel özelliğinden biridir[79].
- Salât; Allah’ın merhametle muamele edeceği kişilerin 3 özelliğinden biridir[80].
- Salât; ticaret ve alış-verişin Allah erlerini alıkoyamayacağı 3 temel özellikten biridir[81].
- Salât; Hazret-i Peygamber’le görüşme yapmadan evvel sadaka verme emri hafifletildiğinde, ilgili kimselere emredilen 3 husustan biridir[82].
- Salât; Müşriklerin gerçekten imana geldiğini 3 göstergesinden biridir[83].
- Salât; gece ibadetinin hafifletilmesine bağlı olarak emredilen 3 husustan biridir[84].
- Salât; müslimlerin memur olduğu 3 (cihâd ile birlikte 4) temel ilkeden biridir[85].
- Salât; Lokman Hekim'in, oğluna verdiği 4 öğüdün başında gelmektedir[86].
- Salât; İsrailoğullarından alınan 5 'söz'den biridir[87].
- Salât; müminlerin 5 temel özelliğinden biridir[88].
- Salât; Kur'ân kılavuzluğundan yararlanarak felâha erecek müttakîlerin 5 temel özelliğinden biridir[89].
- Salât; Peygamber hanımlarına emredilen 5 husustan biridir[90].
- Salât; felâha eren müminlerin 6 temel özelliğinden 2'si salât ile alâkalıdır[91].
- Salât; dindarlık ve erdem vasfına (birr) sahip olanların 6 özelliğinden biridir[92].
- Salât; -İsrailoğulları bağlamında zikredilmekle birlikte- yüce Allah'ın bir insanla 'beraber' olmasının 4 şartından biri ve birincisidir[93].
- Salât; Firavun'un ağır baskısı altındaki İsrailoğullarına din nâmına emredilen tek husus ikāme-i salâttır[94]. Nitekim Müslümanlara da Medine devrinin başlarında; “Şimdilik savaşı temenni etmeyin; 'salâtı ikāme etmek (ve 'vererek' benliğinizi arındırmak) suretiyle' yüce Allah’la ve birbirinizle irtibatınızı sağlamlaştırmaya çalışın; örgütlenin…”[95] buyrulmuştur.
Öte yandan,
- Salât; din mensuplarının; dinin özünden uzaklaşmaları 'salâtı żāyî etme'[96] ve 'salâtın anlamından bîhaber olma'[97] kavramları ile ifade edilir.
-Salâta tembel tembel gelmek[98] ve salâta tembel tembel kalkmak –ki o da, Allah'ı hatırına getirmeksizin sırf insanlara gösteriş içindir-[99] münafık özelliklerinden biridir.
C. SALÂT KAVRAMI İLE İLGİLİ BAZI HUSUSLAR
(i) Salâtın muharriki ve gayesi
Bütün -zahirî- ameller bir kalp ameline dayanır. Her tür eylemin; tutum ve davranışın kökü, kalpteki bir inanış ve düşünüştür. İşte, kişiyi salâta motive eden sâik de kalbindeki ittikā ve tasdîktir. Yani, yüce Allah’a karşı hissettiği saygı; O’nun hışmına uğrama endişesi ve yaptıklarının karşılığını O’ndan mutlaka alacağına[100] dair kesin iman…
İnsanın hayâtı-memâtı ve bütün ibadetleri alemlerin Rabbi Allah'a ait olduğu gibi, "salât"ı da O'na aittir[101]; tamamen O'nun için eda edilmelidir…
(ii) Salâtın hikmeti
Allah'ın emir ve yasaklarının "taabbüdî" olduğu, genel kabul gören bir yaklaşımdır (Yani, "Namaz niçin emredildi?" diye araştırmaktan ziyade, namazı gerektiği şekilde eda etmek gerekir). Ancak "hakîm" bir kitap olan Kur'ân; emir ve yasaklarını bizlere gerekçeli olarak sunmaktadır. Dolayısıyla, namazın hikmetini araştırmak gerekir.
Tabiî, herkes farklı bir hikmet bulabilir… Bizim araştırmamız bakımından önemli olan Kur'ân'da verilen gerekçelerdir. Kur'ân'a göre salâtın hikmeti; kişiye Allah'ı hatırlatması, daima O'nun kontrol ve gözetimi altında bulunduğu bilincini kazandırmasıdır (zikrullāh)[102]. Salâtın vakte dayalı bir farîza (kitâb-ı mevkūt) oluşu[103] da bunu göstermektedir. Yani, bir vakitte tamamının kılınması istenmemiş, günün –dolayısıyla hayatın- tamamına yayılmıştır.

Namazın, ilkin 50 vakit olarak emredilmiş olması[104] da bu küllî hassâsiyetin bir başka ifadesidir. 24 saati 50'ye böldüğünüzde, 8 saatlik uyku vakti dahil 28 dakikaya; uyku dilimini çıkardığınızda ise 20 dakikaya bir namaz düşmektedir. Tek bir namaz 5 dakika sürse, beher 20 (ya da 15) dakikada bir namaz kılmak gerekecektir. Ancak, burada maksat; "işi-gücü bırakıp namaz kılmak" değil, "günün tamamını namaz bilinci içerisinde geçirmek" olduğu için, namaz sonuçta 5 vakitle kayda bağlanmış, fakat bu vakitler 'gün'ün dönüm noktası niteliğindeki saatlerine[105] hasredilerek namaz yine günün tamamına -ve böylece tüm hayata- yayılmıştır.
Dahası, düşman -yani ölüm- korkusu bulunduğu takdirde bile, namazın mutlaka eda edilmesi istenmiş ve namazın;
-Piyade ya da süvari olarak –yani, basbayağı yürürken ya da binek üzerinde giderken-kılınması emredilmiştir[106];
-Düşmanla karşı karşıya iken namazın nasıl kılınacağı anlatılmıştır[107].

İlkinde, Fıkhî mânada bir "rükû" ve "secde" mefhumunun; diğerinde ise "rekât" mefhumunun olmaması ilginçtir… Çünkü ikincide; namazı imam iki, cemaat ise bir rekât olarak kılmaktadır… ["Allah için namaza, Rasûlûllah için salevâta, meyyit için duaya" niyet edilen cenaze "namaz"ı için de benzer bir durum söz konusudur: Bu namazda da kıyâm hâlinde, tekbirler eşliğinde merhum için dua edilmektedir; ama rükû, secde, rekât, ka'de vs. rukünler mevcut değildir.] Ama şekil olmasa da ruh mevcuttur… Her 2 ayette de, yüceler yücesi ile iletişim kurmanın o zor şartlarda insana müthiş bir özgüven ve sığınma imkânı sağlayacağı vurgulanmaktadır. Şüphesiz, namazda bu hisler doruğa çıkmaktadır; ama bu imkânlar namazla sınırlı değildir. Nitekim bir sonraki ayette; "Namazı tamamladığınızda; ayaktayken, otururken ve yanlarınız üzerine (yatar vaziyette) iken Allah'ı zikredin."[108] buyrularak, söz konusu "zikr ve iletişim"in tüm hayata yayılması emredilmektedir.

"İnsanı fahşâ ve münkerden uzak tutması"[109] da salâtın fonksiyonu olmakla birlikte[110], bunu sağlayan, namaz değil namazın kazandırdığı söz konusu bilinçtir. Nitekim ilgili ayette 'zikrullāh'ın daha büyük olduğuna dikkat çekilmiştir[111]. Bu bağlamda, münafıkların, namazda Allah'ı pek zikretmediklerinin belirtilmesi[112] de ilgi çekicidir. -Zikrullāh; şüphesiz Tasavvufî anlamda; belli kurallar çerçevesinde; tespih vs. aletlerle belli rakamları tamamlama amacı güdülerek 'zikir çekmek' değil, hayatın hiçbir aşamasında Allah'ı hatırdan çıkarmamak, her hâl ü kârda O'nun gözetiminde olduğu; O'nun sevgi, rahmet ve inayetinin daima üzerinde bulunduğu bilincine sahip olmaktır. "İnsanın varlık hikmeti"ne dair son derece ciddi buhranların yaşandığı bir dünyada, bu tip bir itmînâna; güven ve tatmine ulaşabilmek ancak "Allah'ı zikretmek"le mümkündür[113].-
Bu yönleriyle salât, müminler arası her tür ilişkiye mihver/medâr olmaktadır: Müminler salât sayesinde belli bir mekânda bir araya gelmekte, va'z, nasîhat, eğitim ve öğretimden tutun da ülkenin nasıl idare edileceği ve vatanın nasıl savunulacağı bağlamında alınan her tür siyasî, askerî, beledî karara varıncaya kadar bütün önemli işlerini salât çerçevesinde görüşmektedirler[114]. Mekke devrinde Dâru'l-Erkam'da; Medine devrinde ise Mescid-i Nebevî'de…
(iii) Salâtın gerekleri
Zikr, tekbîr, tesbîh/tenzîh, hamd ü senâ, tefekkür, dua, isti'āne, tażarrû/yakarış, kıyâm, kırâat, rükû, secde, kunût, huşû, ayrıca; abdest, ezan/nidâ, kıble, mescid/musallâ.
Her biri müstakil birer tez konusu olan bu kavramları etraflıca işlemek tebliğin sınırlarını aşar[115]. Ancak şunu belirtelim ki; bunların İslâm'daki namaz ibadetinden bağımsız kendilerine ait anlam sahaları mevcuttur; her biriyle namaz arasında umum-husus ilişkisi vardır. Sözgelimi salât-dua ilişkisi…
Öteden beri, "namazın duadan ibaret olduğu; rükû-secde vb. hareketlerin zâit olduğu" yönünde biraz da namazı tahkîre varan görüşler sert edildiği bilinmektedir. Salâtın kök anlamının dua olduğu belli kaynaklara istinaden yukarıda da geçmişti, ancak buradaki dua Arapça"duâ' " kelimesiyle ifade edilenden farklı bir mahiyettir. Kur'ân'da; "duâ'lara icabet etmek" hak ilâh ile sahte ilâhların bâriz farklarından biri olarak gösterilir. "Kul"larının çağrılarına cevap vermekten âciz putlara nasıl olup da tapınıldığı sorulup putperestlik (şirk) kınanır; Allah'a duâ' edildiğinde, kullarının duâsına mutlaka icabet ettiği[116] vurgulanır. "Duâ' " çağırmak anlamına gelir. Duâ' etmekle; Allah'a seslenmekte ve O'ndan çeşitli taleplerde bulunmaktayız. -Nitekim dua "Allah'a kulluğun özü" sayılmıştır. Çünkü bütün ibadetlerde mutlaka dua vardır. Dua ibadete anlam ve ruh katar. Yüce Allah’a kulluk etmek, eninde sonunda O’nun kerem hazinesinden bir şeyler istemekle sonuçlanacak; insanoğlu taptığı yüce varlıktan mutlaka bir şeyler bekleyecektir. “Sadece O’na dua etmedikten sonra, Allah elbette size değer vermez.” mealindeki ayet meşhurdur[117].- Salât kelimesinin ifade ettiği dua ise, bu anlamda değil, belli hareketlerle Allah'a ibadet/ritüel sunma anlamındadır. Salâtta da Hak'tan bir talep söz konusu olmakla birlikte, bu talep salâtın anlam sahasını tüketmez. Bu sahanın içinde; dua ile birlikte, tesbîh, tekbîr, hamd vs. de yer almaktadır. Yani, duâ'nın tamamen sözlü olmasına karşılık, salât; rükûsu ile secdesi ile diğer hareketleri ile kişiyi kibirden alıkoyması, rûhen yüceltmesiyle fiilî yanı ağır basan hem sözlü hem hareketli komple bir ibadettir. Aynı umûm-husûs; tesbîh vb. kavramlar için de geçerlidir. Namaz, bu kelimelerin anlamlarını belli ölçüde içinde barındırmakta; onların ilgili yönlerini toptan ifade etmektedir.

Şöyle ki:
Kişinin; öncesinde maddi-manevî pisliklerden arınmadığı, cismanî-ruhanî bütün varlığını Allah'a yöneltmediği, O'nun huzuruna/dîvanına durmadığı, O'na yoğunlaşmadığı, O'nunla iletişim kur(duğunun bilincinde ol)madığı; O'nu hatırlamadığı, anmadığı, düşünmediği, O'na hamdüsenâ etmediği, O'nu her tür eksiklikten tenzih etmediği, büyük bir alçakgönüllülükle O'nun yüceliği önünde eğilmediği, en değerli varlığı olan yüzünü O'nun azameti karşısında yerlere sürmediği, O'nun kelâmından ayetler okumadığı, O'na dua ederek dünya ve ahiretine yönelik O'ndan bir şeyler istemediği, hayatının önemli dönemeçlerinde O'ndan medet ummadığı/yardım beklemediği, gönüllü olarak eda etmediği bir ritüel nasıl "namaz" olarak değerlendirilebilir?

O halde, -gerek "genel dindarlık" anlamıyla gerekse "namaz" anlamıyla- salât gönüllü olarak eda edilmelidir[118]. Gönülsüz icra edilen bir amelin Allah katında alacağı olumlu bir karşılık bulunmadığı gibi, bu tür bir hareket kişinin ikiyüzlü olduğunun emaresi sayılabilir. İkinci olarak; kişi sonuçta Allah’ın huzuruna çıkacağı endişesiyle, ifa ettiği salâtın O’nun katında makbul olup olmayacağı bilinciyle son derece dikkatli, hassas ve titiz hareket etmelidir. Şayet kıldığı namaz "salâtın hikmeti" çerçevesinde dile getirdiğimiz fonksiyonları sağlamaktan uzaksa, sorunun üzerine daha bir özenle eğilmelidir.
(iv) Salâtın yeri
Salât için mutlaka bulunulması gereken belli bir yer yoktur; temiz olmak şartıyla yeryüzünün tamamı namaz kılınabilir. Ancak Kur'ân'da "salâtın icra edildiği mekân"lar olarak
salevât[119], musallâ[120] beyt (çğl. büyût)[121] ve mescid (çğl. mesâcid)
kelimeleri geçmektedir. Beyt hariç, tamamı "mabet" anlamında birleşmekle birlikte, ilki "Yahudi havrası", ikincisi "namazgâh/dua yeri" üçüncüsü "secdegâh" anlamındadır. Mescid kelimesi günümüzde "cami" ile eş anlamlı kullanılmaktaysa da başka din mensuplarına ait -Kudüs'teki Mescid-i Aksā[122] gibi- mabetler de pekâla birer mescittir. Yeter ki, orada Allah'ın adı anılsın, O'nun adı yüceltilsin, sadece O'na ibadet/kulluk ve dua edilsin…[123]
Müşrikler dahil, herkes mescitlere sahip çıkmak (tevellî/i'mâr) istemekle birlikte, Kur'ân "mescid mütevellîsi" olabilecek kişilerin; "Allah'a ve ahirete iman etme, salâtı ikāme etme, zekâtı verme ve Allah'tan başkasından korkmama" özelliklerine sahip olmaları gerektiğini belirtmiştir[124].
Cami toplumsal hayatın kalbiydi. Sözgelimi minber; nutuk irat edilmesine yaradığı gibi, siyasî bir mahiyet de taşıyordu; bir tür tahttı. Alınan önemli kararlar Hz. Peygamber tarafından minberden iletiliyordu. Camilerin dinî ve siyasî faaliyetin merkezi olma özellikleri bilhassa minberde tecelli ediyordu. Minbere çıkmak, aynı zamanda Hz. Peygamber’in makamına çıkmak anlamına geliyordu. İnsanlar halifeye minberde biat ediyorlardı. Minberde hutbe/nutuk irat etmek namaz kıldırmaktan daha mühimdi. Hükümdarın tahttan indirilmesi de minberde veya minber yanında gerçekleşirdi. Çünkü cami salt tapınak değil, bir nevî parlâmento hüviyeti taşımaktaydı; toplumun/cemaatin bilgilendirilip öyle ya da böyle rızasının alınması gerekiyordu. Halifenin başkentte camilere karşı durumu neyse, valilerin de eyaletlerde camilere karşı durumu oydu. Halife gibi vali de minbere çıkıp nutuk irat ederek vazifesine başlardı. Halifenin siyasî gücü zayıfladığında bile, civar bölgelerdeki siyasî otoriteler, halifenin Müslüman hükümdarı sıfatıyla sahip olduğu ve kendilerine tevdî ettiği gücü kullanmaktaydı. Tabiî, bu nutukları irat etmek için Cuma namazı hutbelerini beklemeye gerek yoktu; siyasî otorite, gerektiği her an cemaati camide toplanmaya çağırıp hutbe irat edebilirdi.

Toplumsallaşma ve devletleşme ile birlikte mabet; siyasal, bilimsel, askerî… her tür sosyal faâliyetin yürütüldüğü bir genel merkez hâline gelince, insanlar hem namaz esnasında hem de namaz dışı eğitim-öğretim faâliyetleriyle mabette eğitilmiş; hukukî anlaşmazlıklar mabette hükme bağlanmış, savaş kararları mabette alınmış; böylece, namaza katılmak Müslüman toplumun üyesi olmak anlamına gelmeye başlamıştır. Namazın “dinin direği” sayılmasında bunların rolü büyüktür. Mabedi/namazı mâzeretsiz terk edenlerin niçin kovuşturulduğu da böylece netleşmektedir.

Cami hayatın merkezinde yer alırken, zamanla bu durum değişmiş; camilerin üstlendiği pek çok fonksiyon başka kurumlarca görülmeye başlamıştır. Camilerin fonksiyon fakirleşmesine dûçâr olmasına esef etmeye gerek yoktur. Caminin söz konusu işlevleri elbette tek bir mekâna sığmayacak; her bir fonksiyon müstakil müesseselerce icra edilecekti… Bu müstakilleşmenin/müesseseleşmenin daha sağlıklı olacağı aşikârdı; ancak Kur'ân'ın öngördüğü "dünya-ahiret ya da din-bilim bütünlüğü"nün bozulmasında bu ayrışmanın etkili olduğu anlaşılmaktadır. Yalnız, Tasavvuf erbabının; seyr ü sülûk, zikir, tezkiye, tahliye-tezkiye vs. için camiyi bırakıp yeni merkezler ihdas etmesi için aynı olumlu tavrı gösteremiyorum. Sonuç olarak; caminin gördüğü toplumsal terbiye işlevinin, mektep-medrese, tekke, dergâh ve zaviyelere; siyasî fonksiyonların da devlet adamlarının ikametgâhlarına (saraylara) kayması; geri çevrilemez doğal bir gelişimdir. Bunca fonksiyonun tek bir çatı altında toplanmış olmasında, şüphesiz Asr-ı Saadet'in kısıtlı imkânları belirleyici olmuştur. Bu durumda yapılması gereken; insanın dünya-ahiret mutluluğuna vesile olacak her tür faaliyetin; eğitim-öğretimin, tıbbî, iktisadî aktivitelerin, siyasî, idarî, beledî, askerî, inzıbatî faaliyetlerin "dinin direği" niteliğinde, muazzam sevaplara vesile olacak birer ibadet oldukları bilinciyle eda edilmesidir.
III. SALÂT TERİMİ
A. HZ. PEYGAMBER'E SALÂT Ü SELÂM
Salât kelimesi; "Hz. Peygamber'e salât ü selâm etme" çerçevesinde terimleşmiştir ki, kelimenin kökünde bulunan "dua ve iyi dilek" anlamları terim anlamında da pek değişmemiş olmaktadır.
33.Ahzap suresinin 56. ayetinde terimleşen "salât ü selâm"; bağlamı dikkatle incelendiğinde görüleceği üzere, "Hz. Peygamber hakkında daima hayırhâh duygular beslemek, hayır dualar etmek; onun aleyhinde bulunduğu izlenimi verebilecek en ufak bir tutum dahi sergilememek; onun şanına en ufak bir leke getirebilecek bir şeyi bile 'söz' konusu etmemek; düşmanlarının onun aleyhindeki incitici (ezâ verici) sözlerine kulak tıkamak, onlara prim vermemek, onları başkalarına taşımamak, özellikle de onun aile hayatı ile ilgili hiçbir olumsuz duygu ve düşünceye sahip olmamak" demektir. Ancak, "salâtın terim anlamı" dendiğinde akla ilk gelen şüphesiz bu değildir.
B. FIKIH'TA
Salât; dilimizde "namaz" kelimesi ile terimleşmiştir. Namaz; Farsçadaki "nemâz"ın Türkçe telâffuzudur; İslâm kültürü Türklere İran kanalıyla intikal ettiği içindir ki, dinî terimlerin pek çoğu dilimize Farsçadan girmiştir.
Terim anlamıyla Fıkhı ilgilendiren namazın bu ilmin terminolojisindeki anlamı herkesçe malum olmakla birlikte, şöyle hatırlatılabilir: -Abdestli olmak şartıyla, tekbirle başlayıp selâmla tamamlanan belli söz ve hareketler bütünü… Beş vakit namazın hicretten 1,5 yıl evvel, miraç gecesinde farz kılındığı rivayet edilir[125]. Yalnız bu, günümüzdeki namazla tamamen örtüşmez. Örneği: Bugün dörder rekât kılınan namazlar henüz ikişer rekât kılınmaktaydı… Bunların rekât sayıları hicretten kısa bir süre sonra dörde çıkarılmıştır[126].
Kur'ân-ı Kerim; beşerî eserler gibi sistematik/konulu bir metin olmadığı için, namazı anlamı, çeşitleri, vücûb şartları, sıhhat şartları, farzları, vacipleri, sünnetleri, mekruhları, namazı bozan hâller vs. ile- ele almamış; pek çok konu gibi bunu da Hz. Peygamber ve dâva arkadaşlarının uygulamalarına (sünnet) havale etmiştir. Sadece, belli olaylar anlatılırken namaza "bir vakit ölçüsü" niteliğinde yer verilmiştir. Sözgelimi hukukî bir meselede haklarında şüphe edilen iki şahidin "namazdan sonra" alıkonularak yemin ettirilmesi[127], "sabah namazından önce" ve "yatsı namazından sonra" ebeveynlerin çıplak olabilecekleri, dolayısıyla yanlarına destursuz girilmemesi gerektiği[128]; gündelik işlerin hayhuyu içinde "ortadaki namaz"ın (salât-i vüstā) dikkatten kaçırılmayıp özenle eda edilmesi[129].
Kur'ân'ın pek çok ayetinde "salât" terim anlamı ile kullanılmaktadır. Örneği:
-Namaza çağırmak (وَإِذَا نَادَيْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ)[130], (إِذَا نُودِيَ لِلصَّلاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ)[131],
-Namaza kalkmak (إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ)[132],
-Sabah namazından önce (مِنْ قَبْلِ صَلاةِ الْفَجْرِ)[133],
-Namazdan sonra (مِنْ بَعْدِ الصَّلاةِ)[134],
-Yatsı namazından sonra (مِن بَعْدِ صَلاةِ الْعِشَاءِ)[135],
-Namazın sona ermesi [(فَإِذَا قُضِيَتِ الصَّلاةُ)[136], (فَإِذَا قَضَيْتُمُ الصَّلاةَ)[137]],
-Namazı kısaltmak (أَنْ تَقْصُرُوا مِنَ الصَّلاةِ)[138],
-Namaz kıldırmak (فَأَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلاةَ)[139],
-Orta namaz (وَالصَّلاةِ الْوُسْطَى)[140],
-Cuma namazı (لِلصَّلاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ)[141],
-Namaza sarhoş yaklaşmak (لا تَقْرَبُوا الصَّلاةَ وَأَنْتُمْ سُكَارَى) vb.
Bununla birlikte, bütün salât kelimeleri "namaz" olarak anlaşılmamalıdır; çünkü "namaz" artık biz Müslümanların malum ibadetini ifade eden teknik bir kelimedir. Özellikle Bakara suresindeki salât ve ikāme-i salât gibi tabirlerin aslında daha ziyade "İsrailoğullarının ibadet ve dindarlığı" ile ilgili olduğu[142] aşikârdır. Söz konusu dindarlık algısındaki eksiklikler hatırlatılarak resimde/şekilde kalan dindarlık olması gereken düzeye getirilmeye çalışılmaktadır.
Aynı durum namazın rükünlerini oluşturan kıyâm, kırâat, rek'at/rükû, secde/sücûd, ka'de/ku'ûd için de geçerlidir. Aksini gösteren bir karîne olmadığı takdirde, bunların da namaz ibadetinden bağımsız kendi (sözlük) anlamları esas alınmalıdır. Sözgelimi meleklerin Hz. Adem'e "secde" etmesi –her ne kadar aynen namazdaki secde gibi anlaşılıyorsa da aslında maksat "meleklerin Hz. Adem'e râm olması, onun emrine girmesi"dir. İsrailoğullarına hitap eden وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِعِينَ ifadesini[143]; "Rükû edenlerle birlikte rükû edin" şeklinde değil, "(O'nun azameti önünde) eğilenlerle birlikte siz de eğilin" şeklinde anlamak gerekir. İkinci bir örnek de, - قَضَيْتُمْ[144] ve قُضِيَتْ[145] cümlelerinin namazın kaza edilmesi ile ilişkilendirilmesidir. Oysa bu ayetlerde, namazın "tamamlanması"ndan, "sona ermesi"nden bahsedilmektedir.
Ancak kelimelerin terim anlamları o kadar öne çıkmıştır ki, kıyâm, kırâat, rek'at/rükû, secde/sücûd, ka'de/ku'ûd kökünden gelen bütün kelimeler namazın rükünleri imiş gibi anlaşılmakta; Kur'ân'da görülen bütün "salât" kelimeleri "namaz" olarak tercüme edilmektedir. Sözgelimi "dindarlığın mahiyetinden bî-haber olmak" mealindeki الَّذِينَ هُمْ عَنْ صَلاتِهِمْ سَاهُونَ cümlesi[146] Fıkıh'taki sehiv secdesi ile ilişkilendirilmekte; dinden ve dinin esaslarından uzaklaşmak anlamına gelen أضاعوا الصلاة[147] cümlesi, namazın sünnetlerindeki ya da âdâbındaki eksiklik olarak anlaşılmaktadır. Daha da ilginci; ilk Mekkî ayetlerde geçen salât kökenli kelimelere bakılarak Hz. Peygamber'in bi'setin başından itibaren "namaz" kıldığı, Fâtiha'sız namaz olmayacağı için, Fâtiha suresinin Mekkî olduğu, hatta ilk inen surelerden olduğu düşünülmektedir.
Oysa, "salât" "namaz"dan her bakımdan daha geneldir. Mutlak manada kullanılan salât; belli bir ritüeli değil, "kişinin iman ve dindarlığı"nı ifade etmektedir. Bir ayette; ölmek üzere olan bir kâfirin fecî durumu anlatılırken, onun tasdîk ve salât sahibi olmadığı, aksine, tekzîb edip yüz çevirdiği anlatılmıştır; "tasdîk salât" ikilisine karşıt olarak "tekzîb tevellî (i'râż)" ikilisi kullanılmıştır ki, tasdîk x tekzîb; dinin temel akide (inanç) alanını kapsadığına göre, salât x tevellî de dinin amelî yönünü toptan ifade etmiş olmaktadır. Müşriklerin Hz. Peygamber'e karşı takındığı sert red tavrı anlatan ilk dönem ayetlerinden birinde[148] de net olarak görülen bu anlam Hz. Şuayb'ı konu alan ayette[149] de aşikârdır.
Müslümanlar gibi, Yahudi ve Müşriklerin de salâtları söz konusudur; çünkü dindarlık iddiası taşımayan yoktur. Hidayeti tekelinde gören Yahudiler malum; onlar için örnek vermeye gerek yok… da putperestler bile sık sık Kâbe'yi haccetmekteydiler. Dindarlık nâmına, çıplak tavâf gibi çirkin (fahşâ) ve –alkış tutma ve ıslık çalma gibi anlamsız hareketlere imza atmaktaydılar[150]. Bedir savaşı öncesi; "Allahım! Şayet şu (Kur'ân), Senin tarafından gelen gerçek bir mesajsa, gökten üzerimize taş yağdır!"[151] diye yana yakıla dua ediyorlardı. Ama uçuruma yuvarlanmak üzere olan toplumlarındaki baskı, zulüm ve anarşi ile dindarlıklarını sınamıyorlardı. Oysa Kur'ân'ın onayladığı dindarlık; vakte, sayıya, resme ve şekle indirgenen zahirî alışkanlıklar değil, şahsî ve maşerî sorunlara cevap arayan küllî bir hassasiyetti.
C. TASAVVUFTA
"Namazın vücup şartları, sıhhat şartları, çeşitleri[152], farzları[153], vacipleri, sünnetleri, mekruhları, namazı bozan hâller" vs. Fıkhı (yani, Fıkh-ı Asğar'ı) ilgilendirmektedir, dedik. Çünkü İslâm'ın iki ana normatif ilminden biri olan bu muazzam disiplin, tüm yönleriyle Müslüman hayatını düzenlemekle yükümlüdür. Dünya işlerinde ise, kimse kimsenin kalbini yaramayacağına göre, mecburen zahire bakılacaktır. Zahirî şartlar yerine getirilmişse, elbette namaz da sahih sayılacaktır. İşte, Fıkıh namaza daha ziyade zahirî özellikleri bakımından yaklaştığı için, Tasavvuf erbâbı namazı Fıkhî anlamıyla bırakmak istememekte, ona daha derin (manevî/bâtınî) boyutlar katmaktadır. Örneği: Fıkh'ın namazında huşû şartı bulunmamakta; tebliğde dile getirdiğimiz fonksiyonların gerçekleşip gerçekleşmediğine bakılmamaktadır.
Tasavvufun bu noktadaki yaklaşımı ise -Mevlâna örneğinde- şöyle yansıtılabilir:
Günahları yüzünden cezalandırıldığı halde, hâla yüce Allah'tan buna dair alâmet isteyen bir adam hakkında Mevlâna şöyle der: “Oruç tutmakta, dua etmekte, namaz kılmakta, zekât vermekte, başka ibadetlerde bulunmakta, fakat ruhu bir zerre bile zevk duymuyor... İbadeti kabuktan ibaret; içi yok. Cevizler çok, ama içleri boş. İbadetlerin netice vermesi için zevk gerek; tohumun ağaç olması için iç gerek. İçsiz tohum fidan olur mu?”[154]
Bununla birlikte, iş ve sözler (yani suret) ‘iç’in tanıklarıdır[155]. Bir ağaç kökünün yediği her şey; o ağacın dalından, yaprağından ve meyvesinden anlaşılır. Tıpkı, yemediğinden dolayı sararıp solanın gizli kalamadığı gibi…[156]
“Sen 'amel'den; namaz kılmayı, oruç tutmayı, hacca gitmeyi, geceleri uyumayarak ağlayıp inlemeyi ve perhiz etmeyi anlıyorsun. Halbuki bunların hiçbiri, amelin aslı ve kendisi olmayıp suret ve sebepleridir. Ancak hepsini yaptığın zaman, bunların sende bir etki sağlaması mümkündür. İçi-dışı bir olmayan bir adam bu suretleri yerine getirirse, bunun hiç ona faydası olur mu?”[157]. Demek ki amel “yapılan işlerin insanda bir etki bırakması"dır[158] ki buna göre, rükû, secde vs. hareketleri yaptığı halde iç dünyasında kemâle doğru bir ilerleme bulunmayan biri, amel sahibi olmamaktadır. Zira (hakikî) amel, içi değiştirmek olup amelde esas olan zahiri hareketler değil, bu hareketlerin sâiki olan kasıttır[159].
Kaldı ki; “Şart, iyilik etmek değil, iyilikle gitmek; bu iyiliği Allah’a götürmektir. İnsanlıktan mı bir cevhere sahipsin, eşeklikten mi? Bu arazlar yok olunca, nasıl götüreceksin ki? Bu namaz ve oruç arazlarını Allah’a nasıl ileteceksin ki? Çünkü araz iki zaman zarfında baki kalmaz; yok olup gider, bir anlıktır… ‘Ben şu kadar ibadet etmiştim’ deme; o arazlardan elde edileni göster.”[160]
Özetle, “Bedenin secdesi, ruhun Allah’a yaklaşmasına sebeptir[161], ama "dinin direği" olan namaz hiç o ‘iç’siz, anlamsız, işlevsiz, niyazsız… suretten ibaret olabilir mi?
Tasavvufun 'iç'e ağırlık veren bu yaklaşımı göz ardı edilerek Fıkhî bakış "esas" alındığı içindir ki, Müslümanların geneli açısından artık namazın namaz olmaktan çıktığı, alışkanlık icabı eda edilen bir hareketler bütününe dönüştüğü izlenimi edinilmektedir. İnsanlar; namazla ilgili olarak; başlarında takke/sarık olup olmadığı, gömlek kollarının kısalığı–uzunluğu, kıyâmda ayaklarını kaç parmak açtıkları, ka'dede sağ ayak parmaklarını dikip dikmedikleri gibi ciddi Fıkhî meselelerden başlarını kaldırıp da namazın ruhuyla pek ilgilenememekte; "Allah'la ve müminlerle irtibatı sağlamlaştırma", namazda okuduklarının (söylediklerinin) anlamları ve huşû gibi esaslara eğilememektedir. Namaz bu fonksiyonları ifa etmekten uzak olduğu için de, din-devlet tartışmalarının hararetlendiği zamanlarda kurt bir siyasetçimiz; "Türkiye'de devletin namaz kılanlara karışmadığını" söyleyip durmuştur. Çünkü "namaz" yoktur ki karışılsın!..
D. KELÂMDA
Namaz aynı zamanda bir Kelâm terimidir. Tıpkı Kelime-i Şehâdet gibi, namaz da kişinin İslâm'a bağlılığını gösteren fiilî bir tasdiktir. “Namazı kasten terk eden kâfirdir!'[162] vb. hadislere göre, kasten namaz kılmayan birinin kâfir olması gerekir" diye düşünülebilirse de, “Namazı kasten terk eden kâfirdir!” hadisi, namazın farz olduğunu inkâr etme, namazı bırakmayı helâl görme, kılmayı hiç düşünmeme vb. şekillerde yorumlanabilir. Yani, kâfir olan: Namazı terk etmeyi helâl gören ya da farziyetini inkâr edendir. Bu gibi hadisler, emredilen hususu yaptırabilmeyi hedefleyen tağlîz ve mübalağa ifadeleri olarak da anlaşılabilir. Kaldı ki, Sünnîler, kendini Müslüman olarak tanımlayan ve kıbleye dönerek namaz kılmayı kabul eden hiç kimseyi tekfîr etmezler[163]. Zira namaz, tıpkı kelime-i şehâdet gibi, kişinin İslâm’a bağlılığını ilân eden fiilî bir tasdîktir. Nitekim mescidlere devam edenlerin de imanına tanıklık edilmesi istenmiştir[164]. Öte yandan, aralarında İbn Mes’ûd ve Mu’âz b. Cebel'in de bulunduğu 17 alimin, vaktinin geçtiğini göre göre namaz kılmayanları irtidat etmiş saydıkları[165] nakledilmiştir; ki kanaatimizce, o devirde namaz kılmamak, sadece İslâm’ı değil, Müslüman toplumu ve vatanı da reddetmek anlamına geldiği için, yaşadıkları ortamı esas alarak böyle bir görüşe varmışlardır. Yani, namaza, "terk edeni irtidat etmiş sayarak katlini tartışacak" kadar büyük önem verilmesi[166] namazın siyasî boyutu ile ilgilidir: Mâlik, Şâfi’î vb. alimler tembellikten dolayı namaz kılmayan birini fâsık sayıp tevbe ettirme -etmediği takdirde de katletme- gereği üzerinde dururlarken, bu mülâhaza ile hareket etmiş olmalıdırlar. Nitekim İslâm toplumundan ayrılanları öldürmek de helâl görülmüştür[167]. O halde, "namazdan kaçınmak" da "cemaati terk etmek"[168] de, bugün anladığımız mânada tembellikten dolayı namaz kılmamak ya da camiye gitmemek demek değil, aksine, müminlerle birlikte sosyo-politik bir eylem olan namaza katılmayı reddetmek anlamındadır. (İnsanın kendi evinde namaz kılıp kılmadığını kim kontrol edebilir?)
Kaldı ki, günümüz insanı açısından söz konusu ibadetin mahiyetinde ciddi bir değişme olmuştur: Başlangıçta, cemaat/toplum; gerek namazlarda cehrî okunan ayetlerle gerekse namaz dışında mescidin sofasında (suffe) verilen ahlakî/irfanî ve ilmî derslerle eğitilmekte idi. Hz. Peygamber aynı zamanda devlet başkanı olduğu, evi de mescitle iç içe bulunduğu için, "siyasî merkez" de camiydi. Ama zamanla, cami; her tür terbiyevî, askerî, siyasî istişarenin yapıldığı, toplumun bütün kesimlerini ilgilendiren hayatî kararların alındığı "maşerî kalp" konumundan çıkıp, genelde bir şey anlamadan[169] ritüel eda edilen birer tapınağa dönüştü.
V. SONUÇ
Salât kelimesi; ibadet/ritüel çerçevesi içine sokulabilecek "dua etme, yalvarıp yakarma, namaz-niyaz ve âyîn" gibi anlamlara gelir. -Kur'ân'da salâtın hangi anlamlarda kullanıldığı, tebliğde genişçe verildi.- Salât bütün dinlerin ortak unsuru olmakla birlikte, dinler zincirinin son ve en parlak halkası olan İslâm'da, gerek sureti gerekse ruhu ile en mükemmel şekline kavuşmuştur. Salât/namaz hiçbir zaman şahsî dua ve yakarıştan ibaret olmamıştır. Günümüzdeki şeklini almadan önce, tesbîh, tenzîh, dua, yakarış ve hamdüsenâ olarak başlayan namaz; zamanla rükû, iki secde, Kur’an okuma vb. esasların getirilmesi, rekât sayılarının belirlenmesi ve, az-çok belli olan vakitlerin iyice netleştirilmesiyle yavaş yavaş kurumsallaşmıştır.
Zikr, tekbîr, tesbîh/tenzîh, hamd ü senâ, tefekkür, dua, isti'āne, tażarrû/yakarış, kıyâm, kırâat, rükû, secde, kunût, huşû, ayrıca; abdest/gusül/teyemmüm, ezan/nidâ, kıble/beytullāh, mescid/musallâ mefhumlarının yer almadığı bir namaz düşünülemez. Dolayısıyla;
-Cismanî-ruhanî bütün varlığımızı Allah'a yöneltmediğimiz,
-O'nun huzuruna/dîvanına durmadığımız,
-O'na yoğunlaşmadığımız, O'nunla iletişim kur(duğumuz bilincinde ol)madığımız,
-O'nu hatırlamadığımız, anmadığımız, düşünmediğimiz,
-O'na hamdüsenâ etmediğimiz,
-O'nu her tür eksiklikten tenzih etmediğimiz,
-Büyük bir alçakgönüllülükle O'nun yüceliği önünde eğilmediğimiz,
-En değerli varlığımız olan başımızı O'nun azameti karşısında yerlere koymadığımız,
-O'nun kelâmından ayetler okumadığımız,
-O'na dua ederek dünya ve ahiretine yönelik O'ndan bir şeyler istemediğimiz,
-Önemli işlerimizde O'ndan medet ummadığımız/yardım beklemediğimiz,
-Maddi-manevî pisliklerden arınmadığımız,
-Bizi fahşâ ve münker denilen kötü alışkanlıklardan uzaklaştıramayan,
-Bize Hakk'a ve halka karşı alçakgönüllülük kazandıramayan,
-Kibir, istiğnâ ve tuğyân gibi komplekslerimizi tedavi edemeyen;
-Hakk'ın emir-yasak ve tavsiyelerine karşı dikbaşlılığımızı yok edemeyen,
-Gönüllü olarak eda etmediğimiz,
-O sırada ne yaptığımızı / ne söylediğimizi bilmediğimiz
bir ritüele; -Fıkhî manada dense de- Kur'ân'a göre namaz denmeyeceğini bilmeli; namazlarımızı bu bilinçle eda etmeliyiz.

Kur'ân'ın onayladığı namaz; vakte, sayıya, resme ve şekle indirgenen zahirî bir alışkanlık değil, önce fertleri kendi içlerinde eğitip olgunlaştıran, sonra da bu eğitimli fertleri bir araya getirerek onlara ma'şerî/toplumsal sorunlara çözümler aratıp bulduran küllî bir hassasiyettir. Namazın, ilkin 50 vakit olarak emredilmiş olması da bu küllî hassâsiyetin bir başka ifadesidir.

Salât/namaz; gerek Allah'la gerekse kader birliği ettiği mümin toplumla sağlam bir bağlantı kurmak gayesiyle kılınır. Salât sayesinde bütün inananlar; rütbe, makam, mevkî, sınıf, ırk, renk ve dil ayrımı söz konusu olmaksızın bir araya gelmekte; egoistçe duygularını törpüleyerek "biz" şuuru kazanmaktadır. Salât "küllî/bütüncül bir dindarlık" anlamına geldiği içindir ki, "salât"ı icra edip de, açlık ve güvensizlik gibi temel toplumsal sorunlara gözünü kapatanlar şiddetle eleştirilmiştir. Çünkü muhtaçları koruyup kollamak, açlığı izale etmek, güvenli bir ortam oluşturarak insanları "efendi"lerin tasallûtundan kurtarmak, İslâm dininin en temel 2 gayesidir. Bunların esas alınmadığı bir dindarlık iddiası, en hafif değerlendirme ile “eksik”tir. Demek ki, salât kişinin hem Hak'la hem de halkla ilişkilerini düzenlemektedir. Gördüğü bu fonksiyondan dolayıdır ki "dinin direği" sayılmıştır. Böylece, mabedi ve "salât"ı mâzeretsiz terk edenlerin niçin kovuşturulduğu da netleşmektedir. Hz. Peygamber ve arkadaşları ölüm-kalım savaşlarında bile "salât"ı (namaz) bırakmamışlardır; çünkü "salât", asıl bu ağır ve zor şartlarda gereklidir.    والله الْمُوَفِّقُ





MURAT SÜLÜN
 Altunizade Kültür Merkezi / 18 Ekim 2008 - İstanbul

BÜTÜN DÜNYAYA MÜJDE YARIŞACAKSANIZ BUNUN İÇİN YARIŞIN

Selam Arkadaşlar; Aşağıdaki anlatı ve daha fazlası Prof. Halis Aydemir'in Maide 119 meal dersine ait kayıttadır. Cenab-ı Hakkın insa...