5 Temmuz 2015 Pazar

VAHİY BİR MONOLOG DEĞİL DİYALOGTUR

Selam Arkadaşlar ;

Tevrat, İncil vb. mukaddes kitaplar gibi Kur’ân’ın kaynağı da ilahîdir. İlahî kaynaktan beslenen ilk insan Hz. Muhammed olmadığı gibi, vahye dayalı ilk kitap da Kur’ân-ı Kerim değildir. İnsan bizatihî insan olarak hakikatin ölçüsü olamaz. Kanaatlerdeki, değer yargılarındaki sübjektiflik bir yana, insan objektif de olsa ilahî bir yönlendirmeye muhtaçtır.
 Mukaddes kitapların temel içerikleri Kur’ân’da şöyle belirtilir:
… Yoksa kendisine bildirilmedi mi, Musa’nın ve o vefakâr İbrahim’in sahifelerindeki (şu ilkeler):
“Kendi üzerinde yük bulunan hiç kimsenin bir başkasının yükünü çekemeyeceği”;
 “insanın ancak kendi çalışmasının karşılığını alabileceği”;
 “çalışmasının ileride mutlaka görüleceği”;
 “karşılığının eksiksiz verileceği”;
 “sonunda mutlaka, senin Rabbine dönüleceği”;
 “güldürenin de ağlatanın da O olduğu”;
 “öldürenin de diriltenin de O olduğu”;
 “erkek-dişi iki cinsi, akıtılan tek bir menîden yaratanın da O olduğu”;
 “uhrevî hayatı da var edebileceği”;
 “zengin edenin de sermaye verenin de O olduğu”;
 “Akyıldız’ın Rabbinin bile O olduğu.” (Necm 53/36-49)
Önceki mukaddes kitaplarla aynı temele oturan Kur’ân, bu kitapları doğrulamakla kalmaz, aynı zamanda doğrultur… 
Allah, ahiret, peygamber, vahiy, cennet-cehennem, melek vb. kavramlar Kur’ân tarafından ‘icat’ edilmiş değildir. Kur’ân’ın –bu alanda- yaptığı, söz konusu kavramları, üzerindeki tortulardan; kirden, pasdan, tozdan, dumandan (temelsiz bilgi ve inanışlardan) temizleyip arı duru sahih hale getirmekten ibarettir.
Tevrat ve İncil’deki verilerin doğruluk kriteri Kur’ân’dır. Çünkü:

(i) Yoklukların, kıtlıkların, istilâlaların, mahkûmiyet ve sürgünlerin hâkim olduğu uzun asırlar boyunca, bu kitapların, müntesipleri tarafından korunamamış;
(ii) Mukaddes kitap yorumcularının beşerî arzu ve temayülleri de bu kitapların getirdiği mesaja damgasını vurmuş; -sözgelimi- vahiyler siyasî ve iktisadî güçlerin çıkarları doğrultusunda yorumlanmıştır…
 (iii) Bu kitaplarda, Allah’ın asla değişmeyen, mümin-kâfir herkesin kabul etmek zorunda kaldığı kâinat kitabının anahtarı olan bilimle çatışan cümleler bulunduğu da bir gerçektir.
(iv) Yine, vahyin kaynağından; peygamberin çağından uzaklaşıldıkça, baştaki iyi niyet (ihlâs) zayıflamakta; hak üzere giden birileri daima bulunmakla birlikte, çıkarcılık ve samimiyetsizlik üst tabakaların hâkim vasfı hâline gelmektedir 
Onların ardından da (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını alıp, nasıl olsa bağışlanacağız, diyerek Kitab'a vâris olan birtakım kötü kimseler geldi. Onlara, ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Peki, Kitap'ta Allah hakkında gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan söz alınmamış mıydı ve onlar Kitap'takini okumamışlar mıydı? Âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâla aklınız ermiyor mu?Araf 169
Servetin ve iktidarın tekelleşmesini engellemeye çalışan din, zenginden bir miktar alıp fakire vermeyi, toplumun gariban (mustaz’af) tabakasını da kalkındırmayı hedefler. Din, her şeyden önce bir hak – hukuk mücadelesi olarak ortaya çıktığı için, servet ve iktidar sahipleriyle (mele’ ve mütref) çatışmak durumunda kalmıştır.
Önceki kitaplar için söz konusu olan bu durum, aslında dinimiz için de bir ölçüde mevzuubahis edilebilir:
 Kur’ân’ın servet ve iktidar alanındaki hakça ilkeleri, daha Hz. Peygamber’in vefatının üzerinden bir çeyrek asır bile geçmeden çığırından çıkarılmıştır. Hz. Peygamber’le kıyasıya mücadele eden servet ve iktidar sahipleri, idareyi tekrar ele geçirmiş; garibanlar Peygamberle kazandıkları izzet ve ikbali büyük ölçüde kaybederek yine eski hallerine dönmüşlerdir. Servet ve iktidar sahipleri “Din bu alana karışmaz!” diyerek dinin alanını daraltmışlar; kitaba uyacaklarına kitabına uydurmuşlardır.
Toplumun geneline gelince, aslında avamın dini genelde din adamlarından işitip bellediklerinden ibarettir. Halk elit tabakanın yönlendirmesiyle işi “etiket”e ve kalıplara döker: İnsanlar onunla aynı etiketi (kimliği) taşıyorlarsa ve aynı kalıplarda ise, hak yoldadırlar; taşımıyorlarsa düşmandırlar…

Hasılı; Kur’ân inzal edilmeden önce Allah, din, kitap, peygamber gibi kavramlar aşınmış ve önemsiz → önemli → daha önemli → en önemli arasındaki sıralama bozulmuştur.Bütün bu sebeplerle, yüce Allah insanın idrak düzeyine inerek o diriltici nefesi (ruh) ile ona yeni bir manevî hayat bahşetmiştir.
Bu konu çerçevesindeki ilginç bir husus da şudur:
Kur’ân indirildiği sırada, birtakım mukaddes metinler bulunmakla ve bu kadim kitaplarda temel ilkeler bir şekilde mevcut olmakla (Maide 5/44, 47) birlikte, yüce Allah Araplara anlamadıkları bu metinler yerine rahatlıkla anlayabilecekleri (En’âm 6/156-57; Yûsuf 12/2; Fussilet 41/3, 44) Kur’ân’ı inzal etmiştir.
Sonra, yaptıklarını en güzel bir şekilde yapacak olanlara nîmetimizi tamamlamak ve her şeyi ayrı ayrı açıklamak ve bir de hidâyet ve rahmet kaynağı olmak üzere Musa'ya da kitap verdik ki, Rableri ile karşılaşacaklarına iman etsinler.
(Ey Araplar!) İşte bu (Kur’ân) da, yine Bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Siz de ona tâbi olun ve kendinize çeki düzen verin ki, size merhamet edilebilsin.
“N’âpalım, bizden evvelki iki topluma kitap indirilmiş; biz, (bu yabancı milletlerin) okuyup anladıklarından gâfiliz!” yahut:“Bize kitap indirilseydi biz onlardan daha doğru yolda olurduk!”demeyesiniz diye, size de Rabbinizden apaçık (Arapça) bir belge, bir kılavuz ve bir rahmet vesîlesi gelmiş bulunuyor. Bu durumda, Allah'ın âyetlerini yalanlayarak onlardan yüz çevirenden daha zâlimi olabilir mi?! Ayetlerimizden yüz çevirenleri yüz çevirip durmalarından ötürü yakında berbat bir azâba çarptıracağız! (En’âm, 6/154-157)
*Evrensel peygamber - evrensel kitap İlahî kitap zincirinin en son ve en parlak halkası olan Kur’ân, en kâmil insana, evrensel bir zaman diliminde inzal edilmiştir:
İlkin, asil bir aileden gelen Hz. Muhammed putperest bir ortamda, putperest bir kültürde doğup büyümüş olmasına rağmen, bu kültür hemşehrileri kadar “yetim Muhammed”in iliklerine işlemiş değildir. -Çünkü dikkat çekici bir şekilde, ebeveynini daha ömrünün başında kaybetmiştir. Malumdur ki, insanın anne ve babası, mevcut kültürün yeni nesle aktarıldığı en güçlü damarlardır.-
2. olarak; Hz. Muhammed her yönüyle tam ve kâmil bir insandır. Gerek eş olarak, gerek baba olarak, gerek hâkim olarak, gerek komutan olarak, gerekse devlet başkanı olarak… her açıdan ümmetine örneklik edebilecek bir beşerî yapıya sahipti. Nitekim bütün bu alanlarda en iyi örnekliği (üsve-i hasene) sergilemiştir.
O; ayrıca, Mekke dönemini de Medine dönemini de yaşamış bir liderdi. Mahkûm ve hâkim olduğu bu iki durumda her iki ortamı esas alan ilahî direktiflere muhatap olduğu için, öğretisi de evrensel bir nitelik kazanmıştır.
Bu, Ümmet-i Muhammed’e mensup bütün fertlerin; eşlerin, babaların, arkadaşların, cemaat liderlerinin, bilim adamlarının, hâkimlerin, komutanların, devlet başkanlarının… örnek alabilecekleri ideal bir liderleri olduğu anlamına gelir.
Bu mazhariyet, o kadar da önemli değilmiş gibi gözükebilir. Ancak, böylesine kâmil bir dinî liderden ve evrensel nitelik arz eden bir vahiyden yoksun olan Batı dünyasının, -sözgelimi- savaşta mağlup ettiği kitlelere nasıl davranacaklarını dinî liderlerinden görmemiş olmalarının, insanlık tarihinde ne büyük felâketlere yol açmış olduğu inkâr edilebilir mi? Buna karşılık, Kur’ân’ın nurunda ilerleyen Arapların ve Türklerin, tarihin aktif unsuru oldukları uzun asırlar boyunca gayr-ı müslimlere ne kadar hoşgörülü yaklaştıkları insaf sahibi herkesin kabul ettiği bir olgudur. Çünkü hâkim durumda iken de mahkûm durumda iken de ötekine nasıl davranılacağını bizzat öğreten bir liderleri vardı.

3. olarak; İslâmiyetin doğup serpildiği topraklar zamanın büyük medeniyet merkezleri açısından hiç de önemli bir coğrafya değildi. Ve aslına bakılırsa, XX. yüzyıla kadar da böyle kaldı… Aynı şey bir ölçüye kadar Araplar için de söz konusu idi… Bir Arap milletinden bile bahsetmek zordu. Tam bir hukuksuzluk ve asayişsizliğin hüküm sürdüğü bu kurak, çorak ve ırak yerler zamanın güçlü milletlerinin iştahını kabartmıyor, pek dikkatini çekmiyordu… Hz. Muhammed, zamanın en basit milletlerinden sayılan Arapları tek bir ülkü etrafında birleştirip belli idealler uğrunda canlarını bile vermeye hazır tek bir yumruk hâline getirdiği zaman, artık İran açısından da Bizans açısından da iş işten geçmişti… Peygamberlerinin vefatından sonra ciddi bir bocalama devresi yaşadılarsa da bunu Hz. Ebu Bekir’in dirayeti sayesinde atlatmayı bilen Müslümanlar, Kur’ân’dan aldıkları müthiş dinamizm ile zamanın süper güçlerini dize getirmeyi başardılar. Hem de birkaç on yıl zarfında… Kur’ân’ın adalet, çalışma, kalite, ötekine saygı/hoşgörü gibi temel ilkeleri sayesinde insanlar kitleler halinde İslâm’ı benimsediler. Belli bir coğrafyada zuhur eden İslâmiyet, böylece, yeni coğrafyalara açılarak farklı milletlerin kabul ve beğenisine mazhar oldu; sahip olduğu “evrensellik potansiyeli”ni ortaya koymaya başladı.

Peki, medeniyet havzalarına uzak olmak Müslümanlara ne gibi avantajlar sağladı?Şunu: İslâmiyet, “kendisi” olarak; hâkim güçlerden bağımsızca gelişip serpilebildi…
Hayatını Roma idaresi altında geçiren Hz. İsa ile –tam bir denge abidesi olarak- salt rahmet peygamberi değil, aynı zamanda gazap peygamberi de olan Hz. Muhammed; tamamen mahkûm bir pozisyonda gelişip serpilen (“Biri sağ yanağına vurursa, sol yanağını çevir” ve “Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya, Sezar’ın hakkı Sezar’a” gibi vecizeleri hatırlayalım) Hıristiyanlıkla da -Mekke ve Medine gibi 2 farklı ortamda gelişmiş olan; hem mahkûm olduğu hem de hâkim olduğu pozisyonları yaşama imkânı bulan- İslâmiyet mukayese edilecek olursa, insanlığın örnek alabileceği yegâne dinî liderin Hz. Muhammed, benimseyebileceği yegâne dinin de İslâmiyet olduğu ortaya çıkar.
*Kur’ân vahiyleri niçin parça parça inzal edildi?
Son ilahî kitabın niçin tek seferde değil de parça parça indirilmekte olduğu, müşriklerin Hz. Peygamber’e yönelttikleri suçlamalardan biriydi.
“Kur’ân’ın, ona bir bütün olarak indirilmesi gerekmez miydi!?’ diyorlar... Oysa Biz onu böyle ağır ağır indiriyoruz ki (çeşitli olaylar karşısında) gönlünü rahatlatıp zihnine iyice yerleştirelim. Böylece, peygamberliğini reddetmek için ileri sürdükleri her tür örnek karşısında Biz sana onun gerçeğini ve (itiraz ettikleri hususları) daha güzel açıklayanını getirmiş oluyoruz.” (Furkan, 25/32-33. Ayrıca,  İsra, 17/106)
Sana, ince deri üzerine yazılmış bir metin indirsek ve inkârcılar ona elleri ile dokunsalar, yine: ‘Bu basbayağı bir sihir yahu!..’ derlerdi. (En’âm, 6/7)
Kur’ân toplumsal-ahlakî problemlere yönelik çözümler tasarlayan bir ıslahatçının belli bir sistem ve kurgu dâhilinde kaleme aldığı bir reform projesi değil, vahyedildiği durum ve şartlara yönelik çözümler getiren bir vahiy koleksiyonudur.
6236 ayetinin tek seferde değil de 22 küsur yıla dağıtılarak parça parça indirilmiş olması sayesinde; vahiyler yazılarak ya da ezberlenerek daha iyi korunabilmiş; pratiğe daha iyi yansıtılabilmiştir.
‘Parça parça iniş’ aslında vahiy kavramının mahiyetinden kaynaklanan bir realitedir. Bu noktada, Kur’ân’ın inzal edilmeden önceki durumu ve vahiy kavramı hakkında kısa bir bilgi vermek yerinde olacaktır:
*Vahiy ne demektir?Vahiy ilahî kelâmın bir parçasıdır. Yüce Allah, sadece melekleri ve peygamberleri ile değil, hatta sadece insanla da değil, yarattığı bütün varlıklarla iletişim halindedir. Kur’ân-ı Kerim yüce Allah’ın; yer, gök, İblis, melek, insan, hayvan her tür varlıkla konuştuğunu nakleder.
Peki, bu iletişimin mahiyeti yeterince anlaşılabilmekte midir?
Sözgelimi “Sonra Allah duman halindeki göğe yükseldi de göğe ve yere: ‘İster -istemez gelin!’ buyurdu. Onlar da ‘isteyerek geldik’ dediler” (Fussilet, 41/11) ayeti... Burada, yüce Allah’ın kâinatı yaratma iradesini göstermesi, onun da bu iradeye anında râm olarak varlık sahnesine çıkması anlatılmaktadır. Yani, tıpkı Nuh tufanını sona erdiren: “Ey yer suyunu yut ve ey gök suyunu tut!” (Hûd 11/44) emrinde olduğu gibi, bu âyette de mecazî bir anlatım (temsîl) vardır (Zemahşerî, ilgili âyet).
Buna göre, Allah ile kâinat arasında harflere, seslere, sözlere dayalı bildiğimiz anlamda bir “konuşma”dan ziyade, bir tür etki - tepki söz konusudur.
Allah Teala’nın, bir şeyi varedeceği zaman, ona “Kün: Ol!” demesi ve onun da olmaya başlamasını konu alan âyetleri de böyle anlamak gerekir.
Ancak bu hâdise, bizim anlamamız için sembolik olarak karşılıklı konuşma formu içerisinde verildiği için, -Allah’ın yaratma iradesini göstermesi demek olan- “ol” kelimesi ile -başta peygamberler olmak üzere bütün insanlara yapılan- vahiyler arasında paralellik kurulmuş ve her ikisinin de ses ve söz kalıpları içinde cereyan eden konuşma türleri olduğu sanılmıştır.
Bu paralelliğin kurulması doğru olmakla birlikte, her iki konuşmanın da söz kalıpları içinde olduğu inancı gerçeği yansıtmaz. Çünkü yüce Allah’ın insan dâhil canlı varlıklarla “konuşma”sı ile cansız varlıklarla “konuşma”sı aynı mahiyettedir. Gök ve yer ile konuşurken, nasıl söz kalıpları içindeki karşılıklı bir konuşma yoksa, canlılarla konuşmasında da yoktur. O’nun kelâmı; harfsiz, lâfızsız ve sessizdir (bî-hurûf u lâfz u savt). Fakat Allah ile canlılar arasındaki iletişim biz insanlara ancak bu sembolik konuşma formu ile yansıtılabilmiştir.
Allah’ın, bir beşerle konuşması olacak şey değildir; vahiy yoluyla, perde arkasından ya da bir elçi gönderip onun -kendi izni ile- dilediklerini vahyetmesi sûretiyle konuşursa başka... Çünkü O, (beşerî kalıplar içinde konuşamayacak kadar) yüce ve hikmet sahibi bir varlıktır. İşte sana da (evrensel) emrimizin rûhunu bu şekilde vahyetmekteyiz. Yoksa, sen daha önce ‘kitap’ nedir, ‘iman’ nedir bilmiyordun; fakat Biz o rûhu, dilediğimiz kulları doğruya ileteceğimiz bir nûr kıldık. Sen gerçekten dosdoğru bir yol gösteriyorsun. Yani, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin sahibi olan Allah’ın yolunu... (Şûra, 42/51-52)
Yüce Allah insanlara meramını iki şekilde aktarır:Ya doğrudan vahyederek (yani bir fikri kişinin içine aniden doğurarak) ya da bir araç kullanarak.Araç ise, Ruhülkudüs/Cebrail olabileceği gibi, ağaç, ateş, rüzgâr, şimşek, karga vb. bir vahiy elçisi de olabilir.

Allah’ın ettiği her vahiy peygamber göndermek manasında olmadığı gibi, Hz. Peygamber’e ettiği her vahiy de Kur’ân vahyi değildir.Kur’ân vahiyleri, Ruhülkudüs/Cebrail tarafından Hz. Peygamber’in kalbine (beynine) indirilmiştir.
Hz. Peygamber, beşerî aklın üstünde peygamberâne bir aklî kuvvete (meleke-i nübüvvet) sahiptir. Bu meleke aracılığı ile şeriat ahkâmını vahiy yoluyla alarak insanlara iletir; vahyedilen hikmetin inceliklerini de kendi dili ile açıklar; vahy-i rabbânîye tercüman olur. Bu ilm-i nübüvvet vahiy nimetiyle tamamen aynı şey değildir. Kur’ân-ı Kerim’de bu ilim için ‘zikir’, ‘hüküm’, ‘hikmet’, ‘şerh-i sadr’, ‘tefhim’, ‘ta’lim’ ve ‘irâe’ kelimeleri kullanılır. Peygamberin fıtratına yerleştirilmiş bulunan bu kuvvet, peygamberlik mansıbına mazhar olduğu zaman, fiilen ve amelen tezâhür eder (Nedvî, I, 191).
Kur’ân vahiylerinin tek geliş şekli budur. Bu yol bir hadis-i şerifte şöyle anlatılır:
“Vahiy bana bazan çan sesi şeklinde gelir -ki bana en zor gelen şekil budur- sonra üzerimden bu hal kalkınca, ‘aracı’nın ne dediğini kavramış olurum.” (Buhari, Bed’ü’l-Halk, 6)Hz. Peygamber bir çan sesi (ya da arı vızıltısı gibi bir ses) duymakta, ses kesilince de gelen Kur’ân vahyi anlamlı ifadeler hâlinde ortaya çıkmaktaydı.
Kur’ân vahiylerinin yüce Allah’tan ilk muhataplara ulaşmasında üç aşama söz konusudur:İlk aşama, Kur’ân’ın Allah’ın zatının ayrılmaz bir özelliği (ya da bir nispeti) olan ‘ezelî kelâm’dan kaynaklanmış olmasıdır.İkinci aşama, “vahiy aracı”nın Allah adına birtakım mana ve mahiyetleri Hz. Peygamberin algı düzeyine indirmesidir.Üçüncü aşama ise bu mana ve mahiyetlerin Hz. Peygamber tarafından –Arapça- okunmasıdır.
Bu bakımdan Kur’ân, aynı anda hem -vahyin asıl sahibi- Allah’ın kelâmı, hem -Allah adına vahyeden- Cebrâil’in hem de -Allah adına okuyan- Hz. Muhammed’in sözü olmaktadır.“Kelâmullah” ve “kelâm-ı kadîm” ifadeleri Cenab-ı Hakk’ın “harf, lâfız ve sesle alâkası bulunmayan ezelî kelâm sıfatı”nı anlatıyorsa da ülkemizde genelde Kur’ân-ı Kerim anlamında kullanılır.Yüce Allah’ın eşi-benzeri olmadığı gibi Kur’ân’ın da eşi-benzeri yoktur. Kur’ân-ı Kerim eski-yeni hiçbir edebî türe benzemez; ne düzyazı ne de şiirdir; türü kendisiyle sınırlı ilahî bir metindir. Sınırlı gramer ve edebiyat kaideleri Kur’ân için ölçü olamaz… Kur’ân ve hadis; her ikisi de aynı mübarek ağızdan dökülmesine rağmen, hadis üslubu ile Kur’ân üslubu arasında bariz bir fark vardır.
*Vahiy bağlamında Hz. Peygamber – Kur’ân ilişkisi
Esasen, bir sözün birine ait oluşundan bahsedilirken söylenmek istenen; o sözün aslî mahiyetinin, öz-anlamının o kişiye ait olduğudur. Bu manada düşünülünce, Kur’ân’ın Hz. Peygamber’in sözü olmadığı aşikârdır. Çünkü Kur’ân’da, Peygamberimiz gibi “önceden kitap nedir, iman nedir bilmeyen” ümmî birinin ilmî ve aklî seviyesini aşan gerçekler; geçmişle ve gelecekle ilgili gayba dair mahz-ı hakikat haberler mevcuttur ki, böyle gerçekler üstün ve aşkın bir güç tarafından verilmiş olmalıdır. Ancak Peygamber – Kur’ân ilişkisinde, Hz. Peygamber;
Ne tamamen pasif bir alıcıdır,Ne mekanik bir kayıt cihazıdır,Ne vericinin gönderdiklerini yansıtmaktan başka bir şey yapmayan bir radyodur,Ne de bilgisayardakini aynen kâğıda döken bir yazıcıdır.Vahyetme olayının tamamlanabilmesi için, iletilen mesajın “tertemiz fıtratlı, mükemmel insan” Hz. Peygamberin iç dünyası ile buluşması gerekir.
“Kulum bana nafilelerle yaklaşır, yaklaşır; o kadar ki, sonunda onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı Ben olurum.” (Kudsî hadis; Buhari, Rikâk, 38)
Kur’ân kelime hazinesinde Arapça asıllı olmayan bazı kelimeler bulunmasına rağmen Hz. Peygamber’in anlayamadığı hiçbir kelime olmaması da bu düşünceyi pekiştirir.Kur’ân’daki bütün kelimelerin, Peygamber Efendimiz tarafından nasıl anlaşılmışsa, bizlerce de öyle anlaşılması gereğinin altındaki âmil de budur.
Peygamberler vahyi ezberlemezler, anlarlar… Çünkü vahiy ezberlenecek kalıplar halinde gelmemekte; anlaşılıp kavranmayı beklemektedir.Öte yandan, Kur’ân-ı Kerim Hz. Muhammed’in konuştuğu Arapça ile indirilmiştir.
“Biz bütün peygamberleri kendi toplumlarının diliyle göndermişizdir.” (İbrahim, 14/4)
Tevrat niçin İbranca ise Kur’ân da onun için Arapçadır. Ama bir “dil” sadece dil değildir; diller o milletin kültürünü; dünya algısını… temsil ederler.
O halde, Kur’ân, Hz. Peygamber’in iç kişiliği ile bağlantılı olduğu gibi, yaşadığı ortam ve hadiselerle de doğrudan irtibatlıdır. Vahiy denilen iletişim mekanizması, bir monolog değil diyalogdur; vahiy belli bir süreçte tamamlandığı için sadece üstteki/verici konuşmamakta, alttaki / alıcı ve onun kültürel çevresi de vahiyde etkili olmaktadır. Nitekim, mekkî âyetler Mekke devrindeki kişi ve hadiseler etrafında odaklanırken, medenî âyetler Medine devrindeki kişi ve hadiselerle ilgilidir. Mekkî âyetlerin üslûpları Mekke devrine ait özellikler taşırlarken; medenî âyetler de Medine devrine ait üslup özellikleri taşımaktadır.
Kur’ân, ezelî Allah kelâmından kaynaklanıyor, ama görüldüğü gibi, indiği dönemdeki olaylar ve şahıslarla doğrudan ilişkili… Evet o, indiği dönemden etkilenmektedir, ama bu, onun -aslî yapısı itibarı ile- ezelî oluşunu etkilemiyor.

Prof .Dr .Murat Sülün.
Kuran Kılavuzu.

ÖLÜMLE ARAMIZ İYİ DEĞİLSE DE KARDEŞİYLE ARAMIZ ÇOK İYİ

ÖLÜMÜN KARDEŞİ Yüce Allah mübarek kitabı Kur’an’da şöyle buyurur: “Allah, vakti gelen canları ölümleri anında alır, henüz ölüm vakti gel...