23 Eylül 2015 Çarşamba

ALLAH'IN EZELDEN BİLMESİ

Selam Arkadaşlar ;

Kader olmuş ve olacak her şeyi Allah’ın ezelden bilmesi ve mahiyetini bizim bilemediğimiz bir şekilde ve yine mahiyetini bilmediğimiz bir ana kitapta yazmış olmasıdır. Ama bunda öyle bir ilahi sır vardır ki, O’nun yazmış olması bizim ona mecbur olduğumuz anlamına da gelmez. İnsanın yapacaklarını seçme ve kendi iradesiyle yapma özgürlüğü de vardır.
İşte bu noktada Kur'an-ı Kerim’deki iki kavrama daha değinmeliyiz: Mahv ve İspat. Yani silme ve sabit tutma. Şöyle buyurulur: “Allah dilediğini siler, dilediğini sabit tutar” (13/39). Sanki Allah işte o ezelde yazdıklarından bazılarını siler, bazılarını ise aynen uygular. ‘Sanki’ dedik, çünkü bu ayet başka anlamlara da yorumlanabilir. O yorumlara girmiyoruz.
Bu durum kader konusunda ‘mahv ve ispat’ dairesi diye bilinen şeydir. Bunun en makul ve makbul izahı şöyledir: Olup biten her şey kader açısından ikiye ayrılır: İnsan iradesiyle ilişkili olmayan alan ki, çoğunlukta olan da budur. İnsan iradesiyle ilişkili olan alan. İşte bu ikincisinde Allah insana bir ölçüde seçme ve müdahale etme hakkı ve yetkisi vermiştir. Ama bu yetki de yine sınırsız değildir. Tıpkı, daha önce sözünü ettiğimiz bilgisayar oyunlarında olduğu gibi, sınırlı ihtimallerden birini seçip yapmasından ibarettir. Yani bir noktada insanın önünde beş tercih var da o, onlardan birini seçerse onun iradesine bağlı olarak Allah da onu yaratır ve bu beş ihtimal içerisinden seçtiği ispat edilmiş/sabitlenmiş, diğerleri ise mahvedilmiş/silinmiş olur. İnsanın hangi ihtimali seçeceğini bildiği halde Allah ona böyle bir seçme yetkisi vermiştir, o da bu alanda bu yetkisi sebebiyle sorumludur. Dolayısıyla insan bu seçeneklerle sınırlı kalmak üzere kendi kaderini adeta kendi seçmiş ve belirlemiş olur. Onun için Hz. Peygamber’e “Madem ki Allah’ın bir takdiri var, artık biz neden çaba gösterelim ki?” diye soranlara: “Siz çalışın, çünkü herkes ne için yaratılmış ise onu yapabilmeye muktedirdir” buyurmuştur.
İlginçtir ki, bizzat bu ‘mahv ve ispat’ ayetinin bulunduğu surede bunu açıklar gibi duran şu ayet de vardır: “Bir millet kendi içindeki özellikleri değiştirmedikçe Allah o milleti değiştirmez” (13/11). Yani insan için potansiyel bir hareket alanı vardır ve o alandaki ihtimallerden birini seçmesi onun iradesiyledir. Seçince diğer ihtimaller silinmiş, seçtiği de ispat edilmiş olur. Şu hadisi şerifler de bunu anlatıyor olmalıdır:
“Kaderi ancak dua değiştirebilir, ömrü de ancak iyilikler uzatabilir”. (Ahmed, Sahihl)
“Akraba ile ilgilenmek/sıla-ı rahim, ömrü uzatır, sadakalar da Allah’ın gazabını söndürür”. (Taberanî, S. Sahihl)
Yani insan için dua etmesine ve etmemesine, iyilikler yapmasına ve yapmamasına göre potansiyel ve geniş bir kader çizilmiştir. Onun bu ihtimallerden birini seçmesiyle diğer ihtimaller silinir ve onun sabitlenmiş kaderi artık bu olmuş olur.
Bu noktada karşımıza bir de Kaza kavramı çıkar. Aslında Kaza ve Kader denmiş olması bile bu iki alana işaret eder. Kaza, hükmetme ve uygulama demektir. Dolayısıyla Allah’ın takdir ettiği şeye en baştan hükmünü vermesi Kaza olabileceği gibi, sonunda onu takdir ettiği gibi uygulaması da Kaza olabilir. Onun için Kaza ve Kader kavramları birbiri yerine kullanılır. Bu durum bile işin başının da sonunun da Allah için aslında aynı olduğunu gösterir.
'Bu bilgilerle sanırım evlilik bir kader midir?' sorusu da cevaplanmış olur. Ne hikmetse kader konusunda en sık sorulan soru budur. Evet, olmuş ve olacak olan her şey bir kaza ve kaderin sonucudur. Bir insanın Ayşe, Fatma, Emine, Güllü gibi pek çok kişiden biriyle evlenmeyi seçme yetkisi vardır. Bu yetkiye bütün olarak potansiyel kader dairesi diyebiliriz. Sadece Fatma'yı seçmiş olması ile kaderini kendi belirlemiş, böylece diğer ihtimaller silinmiş, Fatma ile evlenmesi ispat edilmiş, kişi sorumluluğu da kendi üzerine almış olur. Allah onun bu tercihini biliyordu ama aynı zamanda onu bu seçimde serbest kılmıştı.
Böylece, maden ve trafik kazaları gibi bazı olaylar için, “Buna kader diyemezsiniz, böyle kader olmaz” gibi cahilce ifadelerin ne kadar saçma olduğunu da anlamış oluruz. Belki şöyle denebilir: Bu kader, yani bu sonuç insanların ihmalinden kaynaklanmıştır. İhmali olan sorumludur ve cezasını çeker. Kimse bunu Cebriyye gibi kadere yükleyip sorumluluktan kurtulamaz... İşte, “buna kader diyemezsiniz” ile böyle bir determinizm kastediliyorsa bu doğru olabilir ama onu da doğru ifade etmek gerekir.
Prof .DR .Faruk Beşer 

İNSAN DEVASA BOYUTTAKİ KALBİNİ NASIL BOŞA ÇIKARABİLİR?

Selam Arkadaşlar; Aşağıdaki soruların cevabı ve daha fazlası Prof. Halis Aydemir'in Nahl 108-109 tefsir dersine ait kayıttadır. Akl...