13 Şubat 2016 Cumartesi

KURAN KENDİSİNE DOSTÇA YAKLAŞMAYANLARA SIRLARINI AÇMAZ

Selam Arkadaşlar ;
Kur’an ramazan ayının son on günü içindeki kadir gecesinde indirilmeye başlandığı için öteden beri ramazan ayı oruç ayı dışında Kur’an ayı olarak da bilinir müslümanlar nezdinde.
Bu vesileyle müslümanlar Kur’anı en çok ramazan ayında okur ve dinlerler. Ramazan ayındaki “mukabele” ya da “cüz tutma” denilen karşılıklı Kur’an okuma ve dinleme şekli Cebrail(a.s)in ramazan ayında peygamberimizle bir araya gelip karşılıklı Kur’an okumalarından bize intikal etmiş bir okuma biçimidir. Bize kadar ulaşan hadis rivayetlerinden Resulullah(s.a.v)ın ramazan ayında her gece Cebrail(a.s) ile buluştuğunu ve birbirlerine Kur’an okuyup dinlediklerini öğreniyoruz.
“Cebrail(a.s) ramazan ayında peygamber(s.a.v)le buluşur Ramazan çıkıncaya kadar Resulullah (s.a.v) ona Kur’an okurdu.” (Rudani, Hadis Külliyatı, c.4, H.no:7383)
“Ebu Hureyre’den: O(Cebrail a.s) Kur’anı her yıl bir kere (peygambere) okurdu. Öldüğü sene Kur’anı ona iki kere arz etti.” (Rudani, Hadis Külliyatı, c.4, H.no:7384)
Bugün camilerde özellikle ramazan ayında sürdürülen “Mukabele” ya da “Cüz tutmak” şeklinde ifade edilen Kur’an okuma şeklinin dayanağı Resulullah(s.a.v)ın Cebrail a.s ile Ramazanda buluşup Kur’an okumalarına dayanıyor. Resulullah’ın Arapça konuşan biri olduğunu ve Kur’an’ın Arapça indirildiğini düşünürsek buradaki okumanın ve dinlemenin kesinlikle anlayarak yapıldığını söylemeye bile gerek yok sanırım.
Dolayısıyla bugün ramazan ayında camilerde okunan mukabeleler her ne kadar şekil olarak Resulullah(s.a.v)ın Cebrail a.s ile Kur’an okuyuşlarına dayanıyorsa da, anlamdan yoksun bırakıldığı için böyle Kur’an okumak doğru bir okuma değildir. Çünkü Kur’an okumaktan amaç, onu anlamaya çalışarak üzerinde düşünmektir. Yani okumanın içinde kesinlikle anlama çabası olmalıdır. Kur’anın anlayan ve düşünen bir varlık olan insana indirilmesi de bizim söylediğimizin en açık delillerinden biridir.
Biz anlamadan Kur’an okumanın sevap olamayacağına dair düşüncelerimizi bundan önce yayınladığımız “Anlamadan Kur’an okumak sevap mıdır?” başlıklı yazımızda delilleriyle ayrıntılı olarak açıklamıştık.(İman ve bilinç isimli kitabımıza bak./Çıra yayınları) O yüzden burada tekrar etmeye gerek duymuyoruz.
Madem anlamadan Kur’an okumanın bir anlam taşımadığını öğrendik, o halde Kur’an’ı anlamak için nasıl okumalıyız? Diğer bir ifade ile Kuran’dan istifade etmek için nasıl okumalıyız?
Kur’an’dan azami derecede istifade etmek için aşağıda maddeler halinde izah edeceğim kurallar çerçevesinde okumamız gerektiğine inanıyorum:
1-Kur’an’a iman etmek: “İman” kelimesi emin olmak ve güven duymak anlamlarına geldiği için “Kur’an’a iman etmek” denildiği zaman şu iki hususu anlamak gerekir.
a- Bu kitabın Allah’tan geldiğinden emin olmak.
b- Bu kitabın doğru söylediğinden emin olmak.
Çünkü bu iki hususu kapsayacak anlamda Kur’an’a iman olmazsa sonrasında hiçbir şey olmaz. Çünkü Kur’an, hüden lil mü’minin/iman edenler için bir hidayettir. Meramımızı tersinden söyleyecek olursak kalpte küfür veya şüphe olduğu halde okunan veya dinlenen Kur’an anlamsız bir bağırtı ve çağırtıdan ibaret olur.
“(Hidayet çağrısına kulak vermeyen)Kâfirlerin durumu sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler”(Bakara/171)
2-Sadece “Allah’ın rızasını kazanmak için” okumak. Çünkü Allah’ın rızası bu kitaba iman edip anlayarak okuyup yaşamadadır. Başka amaçlarla okumadan uhrevi bir hayır beklemiyorum. Mesela;
a- Kur’anı anlamaya çalışırken onu akademik kariyerler elde etmeye bir araç olarak görmek. Böylelikle Kuran üzerinden dünyevi rütbeler (dr. doç. prof) elde ederek prestij sağlamak.

Bu niyetle hareket edenler Allah’tan gelen ilmi hâkim siyasi gücün paradigmasına akredite kılmak zorundalar. Yoksa devlet onlara unvan vermez. Daha açık bir Türkçeyle ifade edecek olursak laik devlet hiçbir zaman özünde Allah’tan başka güçlere boyun eğmeyi reddeden bir kitabın özüne dair çalışma yapanlara payeler vererek ödüllendirmez.
Çünkü bu kitabın ana teması hakim gücün kurucu felsefesiyle taban tabana zıttır. Akademik çalışmaları yürütenler de genellikle bu hususu göz önüne alarak onlarla ters düşmemek hatta bazen onları te’yid ederek çalışmalarını yürütürler. Bu tür çalışmalarda genellikle Allah’ın değil Allah’tan başkalarının rızası/onayı esas alınır.
Böyle olunca da Allah’ın kitabı okunurken Allah’tan başkaları gözetilerek hareket edilirse Kur’an’ın/Allah’ın doğru bir şekilde anlaşılmayacağı ortadadır.
b- Kur’an üzerinde çalışmalar yaparken ticari amaçlar taşımak:
Gerek Kur’an meali şeklinde olsun gerekse tefsiri şeklinde olsun ve gerekse Kur’an’a dair herhangi bir konunun araştırılması şeklinde olsun fark etmez, eğer bu tür çalışmalar para kazamaya ma’tuf olarak yürütülüyorsa bu niyetle hareket edenlerin de Kur’anı doğru anlayamayacaklarını düşünüyorum.
Çünkü bunlar da Kur’an’ a dürüst/dostça yaklaşmıyorlar. Kur’an kendisine dostça yaklaşmayanlara kendi sırlarını açmaz. Tıpkı bize dostça yaklaşmayanlara sırlarımızı açmadığımız gibi…
c- Kur’anı okurken birinci derecede başkalarına cevap yetiştirip tartışmak ve nefsini tatmin etmek için okumak: Böyle okuyanlar da okuma konusunda doğru davranmıyorlar. Kur’an, nefsi anlamda başkalarına üstünlük sağlama aracı değildir.
d- “Çok bilgili” desinler diye gösteriş amacıyla Kur’an’la bilgilenmek:
Bir insan Kur’an’a iman ettikten sonra “Ben bu dünyaya Allah’a kulluk etmek için gönderildim. Bu Kur’an da benim nasıl kulluk edeceğimi gösteren bir kitaptır. Dünya ve ahiret saadetim bu kitaptadır.” diyerek bu bilinçle Kur’an’ı anlayarak okuyup anladıklarını yaşamaya ve yaşatmaya çalışmalıdır.
Kısacası yukarıdaki maddelerde saydığımız gibi halis olmayan niyetler Kur’an’ı anlamanın önündeki engellerdir.
3- Kur’anı okurken onu bize açması için Allah’a “Rabbim okuyacağım ayetlerini bana aç, maksatlarını bana göster” diyerek dua etmek:
“Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. Sana O’nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur’anı (okumakta) acele etme ve ‘Rabbim ilmimi artır’ de.”(Taha/114)
Biz istisnasız hiçbir işte Allah’ın yardımı olmadan muvaffak olamayız. Dolayısıyla Kur’an’ı anlamaya çalışırken de Rabbimizin yardımını dileyerek işe başlayacağız.
4- Kur’anı indirildiği dil olan Arapçanın yanında bir de herkes kendi dilinde okuyacak:
“Biz gönderdiğimiz her bir peygamberi-kendilerine apaçık anlatsın diye- ancak kendi kavminin diliyle gönderdik. Artık Allah dileyen kimseyi sapıklıkta terk eder. O Azizdir, Hakimdir” (İbrahim/4)
Bugün Kur’an’ın neredeyse yaygın olarak konuşulan her dilde tercüme ve tefsirleri var. Herkes kendi samimiyet ve çabaları oranında meal, tefsir okuyarak ya da güvenilir ilim sahipleri tarafından yapılan tefsir anlatımlarından istifade edecek. Çünkü bizim dünyaya geliş maksadımız budur.
Kur’anı anlamak için mutlaka Arapça bilmek gerekmiyor. Çünkü Allah herkese kendi dilinde Allah’ı razı edecek imkânı vermiştir. Yeter ki insan Allah’ı anlama çabası içerisinde olsun.
Yarattığı bütün dilleri Allah’ın ayetleri olarak niteleyen Rabbimiz (Rum/22) neden kendisini sadece Arapça üzerinden anlayacağımızı zorunlu kılsın? O zaman insanları farklı dillerde yaratması anlamsız olmaz mı?
Demek ki Allah’ın insanları farklı dillerde yaratması aynı zamanda bütün insanların kendi dillerinde Allah’ı anlayacaklarının da delilini teşkil etmektedir.
Kur’an üzerinde anlama çabası gütmedikten sonra Arapça bilmek Kur’anı anlamanın ve dini bilmenin garantisi değildir.
Ben nice insanlar biliyorum ki Arapça kitapları çok rahat okuyabildikleri halde Kur’an ve sünnet bilmezler yani dini bilmezler. Çünkü Kur’an’ı anlama dertleri olmamış. Bunun yanında ben yine nice hiç Arapça bilmeyen insanlar biliyorum ki onlar kendi ana dillerinde Kur’anı/Allah’ı çok güzel bir şekilde anlamışlardır. Bugün Kur’an’ı araştırarak müslüman olan batılılar bunun en büyük ispatıdır. Bunlar Arapça bildikleri için mi Kur’an’ı anlıyorlar? Hayır. Bunlar Kur’an’ı kendi dillerindeki tercümelerinden okuyorlar.
Arapça bilmek Kur’an’ dan hükümler çıkaracak konumda olan çok özel kimseler için şarttır. Bunların sayıları da çok azdır.
Ayrıca kendisinden hükümler çıkarılacak ayetlerin sayısı 400–500 civarındadır. Yani bu sayı Kur’an’ın %10’ nu bile bulmamaktadır. Geriye kalan % 90 dan fazla ayetler tamamen insanı Allah’ın yarattığı varlıklar üzerinde düşündürerek Allah’a boyun eğmeye yönlendiren ve hayatın anlamına dair olan imani ayetlerdir. Bu ayetlerle her müslümanın ilgilenmesi gerekir. Herkes bu ayetleri kendi dilindeki meal ve tefsirlerden okuyarak/dinleyerek ilgilenecek, nihayet samimiyet ve çabası oranında istifade edecektir.
Dolayısıyla Kur’an’ dan hüküm çıkarma konumunda olmayan insanlar için Arapça bilmek şart değildir. Bu yüzden Arapça bilmemeyi Kur’an’ı anlamanın önünde mazeret olarak kimse getiremez.
Bu söylediklerimizden hiç kimse Türkçe ibadet tartışmalarına prim verdiğimi asla çıkartmasın. Dünyadaki her müslüman, ümmet bilincinin bir gereği olarak namazlarında okumak üzere Kur’an’dan az da olsa belli bir bölümü Arapça olarak ezberlemek zorundadır.
5- Tefsirleri okurken özellikle çağdaş diyebileceğimiz yani ya bizim zamanımızda veya yakın geçmişte yaşayan müfessirleri okumak bizim önceliğimiz olmalıdır.
Çünkü geçmiş yüzyıllardaki müfessirler ne kadar mükemmel olurlarsa olsunlar bizim çağımızı anlamaktan uzaktırlar. Oysa biz hem Kur’an’ı hem çağımızı anlamak ve Kur’an’ı güncellemek zorundayız.
Aynı şekilde bizden sonraki yüzyıllarda yaşayacak müslümanlar da kendi çağlarındaki müfessirleri okumak suretiyle Kur’anın kendi çağlarına bakan yüzünü anlamaya çalışacaklardır.
Çünkü Kur’an’ın her çağa bakan yüzü vardır. Bu yüzünü o çağda yaşayan insanlara yansıtmak Kur’an’a kafa yoran insanların işidir. Ancak şunu da bilmeliyiz ki bir tefsir ne kadar mükemmel olursa olsun Kur’an’ı anlamada son nokta değildir. Kur’anın ifadesiyle söyleyecek olursak , Yeryüzündeki ağaçlar kalem, denizler mürekkep olsa hatta bir o kadar daha olsa Allah’ın kelimeleri tükenmez.(bak.Kehf/109 ve Lokman/27))
6- Kur’an’dan okuyup anladıklarımızdan yaşama imkânımız olanları mutlaka yaşamak:
Çünkü Resulullah (s.a.v) “Eğer siz bildiklerinizi yaşarsanız Allah size bilmediklerinizi öğretir” buyuruyor. Resulullah’ın bu ifadesi çok net bir şekilde şunu ortaya koymaktadır: Eğer biz Kur’an’ı daha iyi bir şekilde anlamak istiyorsak önce anladıklarımızı yaşayacağız ki önümüz açılsın. Yoksa sadece entelektüel bir çaba içinde olmak Kur’an ile ilişkilerimize zarar verecek ve anlayışımızı ya tıkayacak ya da yanlış mecralara sürükleyecektir bizleri.
7- Kur’an’dan anlayıp yaşadığımız şeyleri başkalarına da anlatmak:
Şu an nerede okuduğumu hatırlamadığım ama manası çok doğru olan bir rivayet hatırlıyorum: “Kim insanlara iyi şeyleri emretme ve kötü şeyleri yasaklama işini terk ederse vahyin bereketinden mahrum kalır” Bu rivayeti tersinden okursak “Kim iyilikleri emreder kötülüklerden alıkoyma işini yürütürse vahyin bereketine nail olur”.
Bu rivayet bize şunu anlatmaktadır ki, Kur’an’ı anlayarak okuyan ve bu anladıklarını yaşayan kimseler bunu başkalarına da ulaştırmaya çalışırlarsa bu çaba, onun Kur’an’ı daha iyi anlamasına yardımcı olacaktır. Ancak yaşamadığımız şeyleri anlatmaya hakkımızın olmadığını bilmeliyiz.(Saf/2)
Kur’an anlatan herkes bilir ki yıllarca bir sureyi anlatmış olsak da bakıyorsunuz o sureyi bir yerde tekrar anlatırken yeni şeyler geliyor akımıza. Hatta bazen anlattığımız esnada zihnimize düşüveriyor.
Bu hal kesinlikle vahyi başkalarına yaşayarak anlatmanın bir bereketidir. O yüzden fildişi kulelerine kapanıp da insanlardan uzak bir şekilde Kur’an ile meşgul olanlar bu bereketten mahrum olacaklarını bilsinler.
8- Kur’an’ı okurken tek başına değil de ders grupları oluşturarak okumalıyız: Çünkü Allah’ın rahmet ve bereketi cemaat üzerinedir. Gruptaki her bir fert bir tefsiri takip ederek okurlarsa ortaya daha manidar ve zengin bir anlam çıkacaktır. Eğer tek olarak okuyorsak o zaman birden fazla meal ve tefsirden karşılaştırmalı okumalıyız.
9- Kur’an’ı okurken anlamak için acele etmemek lazım: Çünkü Kur’an tekrar tekrar okundukça ve üzerinden zaman geçtikçe açılan bir kitaptır. Bu yüzden Kur’an’ın en iyi müfessiri zamandır denilmiştir.
Sahabe yirmi üç yıl boyunca Kur’an indirilirken her inen ayetin gereğini yapmaya çalışıyordu. Bunu yaparken acaba bundan sonra hangi ayet gelecek bilmiyorlardı. Bizde anlamakta acele etmeyeceğiz. Ama anladıklarımızı da ertelemeyeceğiz.
“O halde biz Kur’an’ı okuduğumuz zaman sen onun okunuşunu takip et. Sonra onu açıklamakta hiç şüphesiz bize aittir.”(Kıyamet/18,19)
Hiç şüphesiz bu ayet bize Kur’an’ı doğru bir şekilde acele etmeden okumaya devam ettiğimiz sürece Allah’ın onu bize bir şekilde anlatıp açacağını ifade etmektedir.
10- Kur’an’ı az ama devamlı okumalıyız: Resulullah’a amellerin en faziletlisi sorulduğunda “ Az da olsa devamlı olanıdır” buyurmuştur. Kur’an’ın azar azar yirmi üç yılda indirilme süreci de bize zaten bunu öğretiyor.
Bu şekildeki Allah ile olan irtibatımızın sürekliliği onu daha iyi anlamayı sağlayacaktır. Kur’anı bir an önce bitirip hatmetmek gibi bir önceliğimiz olmamalıdır. Önceliğimiz anlamak ve yaşamak olmalıdır.
11- Elden geldiği kadar sakin ortamlarda özellikle de gece saatlerinde okumak (Müzzemmil/1-5): Sakin bir kafa ve sakin bir ortam Kur’an ‘ı anlamaya daha müsaittir. Bu yüzden mecbur kalmadıkça gereksiz yere dünyaya kendimizi yordurmayalım. Biz dünya ve içindekilerden daha değerliyiz.
Yoğun ve yorgun bir kafa anlamaya müsait değildir. Dünya hırsı insanı yorarken Kur’an’ı anlamaktan da alıkoyuyor. Şunu unutmayalım ki dünyaya gereksiz yere harcadığımız her türlü çabayı ahiretimizden çalarak harcamaktayız.
12- Günahlardan azami derecede kaçınmaya çalışmak: Çünkü günahlar hakikatlerle aramızda perdedir. Günahlardan kaçınmadığımız sürece Kur’an’ı anlama imkânı olmayacak.
Bir ayna düşünün! Bu ayna ne kadar kirli ise görüntüyü o kadar engelleyecektir. Günahların ruh aynamızda oluşturduğu kirler de tıpkı böyledir. Kirli olduğumuz oranda doğru görüntülere ulaşamayacağız. Kur’ana göre kalp anlama merkezidir. Günahlarla kirlenen kalplerimiz Kur’anı anlamaktan uzaklaşacaktır.
“Hayır! Bilakis onların işlemekte olduğu günahlar kalplerini kirletmiştir.”(Mutaffifin/14)
13- Müstakim (dürüst olmak): Kur’an’ı anlamak ve istifade etmek için her şeyden önce dürüst davranmak gerekir. Gördüğümüz doğruları o an aleyhimize de olsa sahipleneceğiz asla vazgeçmeyeceğiz, gördüğümüz yanlışlar lehimize de olsa uzak duracağız.
“O Kur’an ancak âlemler için bir öğüttür, aranızdan müstakim (dürüst) olmak isteyenlere. (Tekvir/27,28)
Bir insan doğrularla karşılaşmak istiyorsa doğru yaşamalıdır. Çünkü ancak doğru yaşayanlar doğrularla karşılaşırlar.
14- Okuduğumuz şeyler üzerinde düşünmek: Üzerinde düşünülmeyen şeylerin anlamları pek ortaya çıkmıyor. Kupkuru bir bilgi olarak kalıyor. Gökyüzüne, dağlara ve varlıkların oluşum sürecine uzun uzun bakıp düşünmek ilahi bir anlamı doğuruyor ve bizi ilahi bir güçle karşı karşıya bırakıyor.
15- Kur’an’da kâfirlere, fasıklara, zalimlere, münafıklara ve müşriklere hitap eden ayetlerin biz mü’minlere de hitap ettiğini düşünerek okuyacağız: Sadece müslüman ve mü’minlerle ilgili ayetlerin biz müslümanları ilgilendirdiğini düşünerek okumak yanlış bir okumadır. Mesela, Allah müşriklerden bahsederken onların kız çocuklarını hor gördüklerini ve bir kız çocukları olduğu müjdelendiği zaman insanlardan gizlendiklerini belirtiyor.(Nahl/58,59)
Şimdi şirk zihniyetinin bir problemi olarak anlatılan bu husus müşrikleri ilgilendiriyor diyerek okumayacak mıyız? Oysa kendilerini müslüman olarak tanımlayan insanların çoğunun hayatında bu problemi görmekteyiz. Müşriklerde olması gereken bu problem ne arıyor müslümanların hayatında? Bir şekilde bulaşmış işte.
Buna benzer birçok inanç ve davranış var ki normalde müslüman olmayanlara ait davranışlardır ama o davranışları birçok müslümanın! hayatında görmek mümkündür.
Ya da biz kendimizi müslüman zannediyorduk, meğer ki değilmişiz! Bunun ortaya çıkması için Kur’an’daki bütün ayetler bize hitap ediyormuşçasına onu okuyacağız ki hem kendimizi hem de Kur’an’ı doğru anlayalım.




ÖLÜMLE ARAMIZ İYİ DEĞİLSE DE KARDEŞİYLE ARAMIZ ÇOK İYİ

ÖLÜMÜN KARDEŞİ Yüce Allah mübarek kitabı Kur’an’da şöyle buyurur: “Allah, vakti gelen canları ölümleri anında alır, henüz ölüm vakti gel...