10 Ekim 2018 Çarşamba

MUKADDES KİTAPLAR VE KUR'AN

Selam Arkadaşlar;

Maurice (Moris), 1920 yılında Fransa'da doğdu. Eğitimini tıp doktoru olarak tamamladı. Daha sonra Paris Tıp Fakültesi'nde Cerrahi Kliniğini Başkanlığı yaptı. İyi bir Hıristiyan ve ünlü bir cerrah olarak tanındı. 
Bu şekilde tanınıp çalışmalarını devam ettirirken, Suudi Arabistan Kralı Faysal ile hastalığı sebebiyle tanıştı. Bu tanışma hayatında çok büyük değişikliklere bir başlangıç teşkil etti. 
Suudi Arabistan Kralı Faysal, kendisini tedavi eden doktoru Maurice'e Kur'ân-ı Kerim hediye etti. Aydın, bilgili ve iyi lisan bilgisine sahip olan kral ile ünlü doktoru arasında kısa zamanda sıcak bir dostluk ve arkadaşlık vücuda gelmişti. Çok önemli bir şahsiyetin hediyesini alan doktor, buna ayrı bir değer verdi ve Kur'ân-ı Kerim'i okumaya başladı. Bu okuma sırasında, muhtelif bilim dallarıyla ilgili önemli bilgilerin yer aldığını gördü. Kur'ân-ı Kerim'in on dört asır evvel nazil olduğunu bildiği için, söz konusu bilgilere daha dikkatli bir şekilde yaklaşım göstererek incelemelerine devam etti.


Kur'ân-ı Kerim üzerinde çalışmalarını devam ettiren doktoru, Kitap'ta geçen ilmi ifadelerle zamanın bilimsel bulgularının örtüştüğünü görmesi, daha da hayret verici bir durumda bıraktı. Söz konusu bilgilerin Kur'ân-ı Kerim tefsirlerinde yer almış oldukları şekliyle kabul etmede bir an tereddüt geçirdi. Eğer Kur'ân'da yer alan ilmî bilgiler doğruysa, bu kitap beşer kelaâmı olamazdı. Ancak, İlâhî bir eser olabilirdi. Tefsirlerde yer alan bilgilerin gerçekten Kur'ân'da yer alıp almadığını düşünmeye başladı. Söz konusu tefsirlerdeki bilgilerin yanıltıcı olabileceği düşüncesinden hareketle Arapça öğrenmeye başladı. Arapça dili üzerindeki çalışmaları sonucunda iyi bir lisan bilgisine sahip oldu ve Kur'ân Arapçası'nı öğrendi. 

Maurice, tefsirlerde yer alan bilimsel verilerin gerçekten Kur'ân'da yer aldığını, bir çok ayetin ilmi bilgiler ihtiva ettiğini bizzat kendi çalışması sonucu öğrendi. Aradan asırlar geçmesine ve muazzam teknolojik gelişmelere rağmen, Kur'ân'daki bilgilerle günümüzün bilimsel buluşlarının uyum içerisinde olduğunu tesbit etti. Bu çalışmalarının sonucunda Kur'ân-ı Kerim'in Allah tarafından gönderildiğine iman etti. Daha sonra, günümüze kadar çok sayıda baskı ve tercümesi yapılmış bulunan, "Tevrat, İnciller, Kur'ân-ı Kerim ve Bilim" adını taşıyan ünlü eserini yazdı. Müslüman olan ünlü doktor, yeni dini İslâmiyet'e büyük hizmetlerde bulundu. 

Kâinatta cereyan eden düzeni, intizam ve kanunları inceleyen bilim adamları asırlar boyunca ulaştıkları keşifleriyle bir taraftan insanlığa büyük hizmette bulunmuşken, diğer taraftan Yaratıcının kudreti karşısındaki hayretleri de kat kat artmıştır. Son dönemlerin dünyaca ünlü bilim adamı ve araştırmacılarından olan Kaptan Cousteau da bu hayranlığı hisseden bilim adamlarından olmuş, iki denizin sularının (Akdeniz ile Atlas Okyanusu) yan yana bulunmasına rağmen karışmadıklarını hayretler içinde görmüştür. Kendisi için, bundan da daha şaşırtıcı olanı, yeni keşfettiği hadisenin on dört asır evvel nazil olmuş olan Kur'ân-ı Kerim'de açık bir şekilde ifade edilmiş bulunmasıydı. 
Kaptan Cousteau'ya, Kur'ân-ı Kerim'in, "O Allah ki, denizi birbirine salıvermiştir. İşte şu pek tatlı ve susuzluğu giderici, şu da çok tuzlu ve acıdır. Aralarına ise, birbirlerine karışmalarını önleyen görünmez bir engel koymuştur" (Furkan 25/53; ayrıca, Rahman Sûresi 19-20 Âyetlerinde, "O iki denizi salıverdi ki, o denizler birbirleriyle karşılaşırlar. Aralarında ise bir engel vardır; birbirine karışmazlar" buyrulmuştur) âyetini bildiren Maurice, bilim adamını daha da hayretler içinde bırakmıştır. 

Prof. Maurice'in, "Tevrat, İnciller, Kur'ân-ı Kerim ve Bilim" adlı eseri, değişik yazarlar tarafından birkaç kez Türkçe'ye tercümesi yapıldığı gibi, muhtelif dillere de tercüme edilmiş ve çok sayıda okuyucuya ulaşmıştır. Bu sebepten ötürü, eser 1986 yılında "Altın Kitaplar Ödülü"ne lâyık görülüp ödüllendirilmiştir. Eserinde yazar; Tevrat, İncil ve Kur'ân-ı Kerim'deki ilmi bilgilerle günümüzde ilmin ulaştığı neticeleri kıyaslama yoluna gittiği gibi, üç kutsal kitabın nazil olduktan sonra, asrımıza ulaşıncaya kadar geçirdikleri aşamaları ve muhafaza ediliş şekilleri üzerinde de durarak bu açıdan da değerlendirmeye tabi tutmuştur. Eserin son olarak Prof. Suat Yıldırım tarafından Türkçe tercümesi (ikinci kez) yayımlanmıştır. Ünlü doktorun diğer ünlü bir eseri ise "İnsanın Kökeni Nedir?" adıyla Türkçe'ye çevrilmiş ve bu tercüme eser de önemli bir ilgi çekmiştir. 

Mukaddes Kitaplar ve Kur'an Aşağıda okuyacağınız yazı, Cezayir'de yapılan 12. 'İslam Düşüncesi Kongresi'nde Prof.Dr. Maurice Bucaille'in sunduğu 'Din, Mukaddes Kitaplar ve İlim' adlı tebliğin özetidir.
Yirminci asırda bizi Allah'a sevk eden sebepler nelerdir? Bugün ilmi araştırmalar, bazı kimselerin Allah'a inancını kuvvetlendirmekte iken, birçoklarını da bu imandan uzaklaştırmaktadır.

Bazı kimseler, geçmiş nesillerden bize miras kalan bütün tasdik kabiliyetini, ilim adına insandan soyup almak, yalnız akla dayanan ilimden başka hiçbir şeyi kabul etmemek, dini bir hayalden ibaret görme eğilimindedirler.

Bunlar, Eflatun'un Sokrat'tan anlattığı her şeyi kabul ederler. Fakat Tevrat'ın, İncil ve Kur'an'ın, Hz. Musa'dan anlattıklarını kabul etmezler.

Buna karşılık Allah'a inananlar da vardır. Fakat Batı ülkelerinde Allah'a inananların çoğu, eski terbiye ve alışkanlıklarının tesirinde bulunarak Mukaddes Kitaplar'a anlatılanların eleştirisine yanaşmazlar. Onların bu aşırı tutumu, batıda Allah'a inanma konusuna büyük zarar vermiştir. İnsan, çocukluk devrinde her duyduğunu kabul eder ama, ergenliğe erdikten sonra duyduklarını tenkit süzgecinden geçirir. İlimde görülen cazip gelişmeler, çağın gencini dinde şüpheye düşürmüştür. Yahudi ve Hıristiyan dininin hakimiyeti altında bulunan batıda bugün dini bilinç, büyük eğilimler, gittikçe gerilemektedir.

"Papazlık istatistiklerine göre 1965 yılında Fransa'da 3.600 papaz vardı. Her yıl ortalama 1.500 kişi papaz olarak yetişiyordu. 1965 yılından itibaren bu sayı azalmaya başladı. 1965'te papaz olmak için başvuranların sayısı 489 iken, 1976'da bu sayı 136'ya, 1977'de de 99'a düştü.

Batıda dini hayattan böylesine kaçışın sebebi, Tevrat ve İncil'lere güvenin kalmamasıdır. Vatikan Meclisi, dini kaynakların kritiğinden kaçınmıştı. Pek az araştırıcı dışında hiç kimse İncil'lerin, Hz. İsa'nın anlattıkları üzerinde şüphe etme cesaretini gösteremiyordu. Fakat 1970'den itibaren bu tutum değişmeye başladı. Yeni Hıristiyan İlahiyatçılar, modern ilim, dil, arkeoloji, tarihi vesikalar karşısında İncilleri araştırmaya başladılar. Bugün artık İncillerin, çeşitli cemaatlerin, Hz. İsa hakkındaki düşüncelerinin derlenmesinden ibaret olduğunu kabul etmektedirler. Çünkü Hz. İsa'nın peygamberliğine ait olaylar, çeşitli cemaatlerde yetişen İncil sahiplerinin görüşlerine göre yorumlanmış ve öyle kaleme alınmıştır.



II. Vatikan Konseyi, İncillerde eksikler, hatta batıl şeyler bulunduğunu ve İncil'leri düzeltmek gerektiğini açıklamıştır. Hıristiyan araştırmacılara göre İnciller, çeşitli cemaatler arasında Hz. İsa hakkında ağızdan ağza dolaşan rivayetlerin derlenip bir araya getirilmesiyle vücut bulduğu için bu kitaplarda birbirine aykırı şeyler katılmıştır. Paris Katolik Enstitüsü profesörü M. P. Karuncisr de İncillerin bu durumuna işaret etmiştir. İlk insanlar, belli bir görüşü yerleştirmek istiyorlardı. Hz. İsa hakkında çeşitli kanaatlere sahip olan ve birbiriyle de mücadele eden Hıristiyan topluluklarından her biri, kendi özel görüşünü hakim kılmak için kitaplar derlediler. İşte İncil'ler böylece ortaya çıktı.


İçinde aklın asla kabul edemeyeceği şeyleri taşıyan İncil'leri biz, nasıl Allah'ın vahyi sayacağız? İsa'nın soyu hakkında Luka ve Matta'nın verdiği listeler birbirini tutmamaktadır. Özellikle Luka'nın listesinin yanlış olduğu açıkça görülmektedir. Luka, Hz. İsa için, Adem'den itibaren yetmiş beş ata saymaktadır. Halbuki 20. asırda, insanın dünyada yaratılış tarihi hakkında bildiklerimiz, bu İncil rivayetini kabule imkan bırakmamıştır. Peki Allah, gerçeklere aykırı şeyleri nasıl vahyeder, insanlara gerçeğe aykırı bilgiler verir? İncil'lerde daha bunun gibi, gerçeklere aykırı düşen, birbirini tutmaz çok şeyler vardır. Bu çelişkiler, yalnız olaylara ilişkin kalmamakta, bizzat inanç alanında da görülmektedir. Aralarında İngiltere Kilise Mezhebi Komisyon Başkanı'nın da buluğdu yedi İngiliz İlahiyatçısının, 1977&de yayınladıkları 'Mücessem (Cisimleşmiş) İlah Vehmi' adlı araştırmaları, teslis (Allah'ın üç varlıktan ibaret olduğu) inancı üzerindeki tartışmayı yansıtmaktadır.

'Ahd-i Kadim' denen Tevrat'a gelince, onun da Yaratılış ve Tufan hakkında söyledikleri, modern ilmin gerçeklerine ters düşmektedir. Son yapılan araştırmalar, artık Tevrat'ın, eski çağlarda kabul edildiği gibi Hz. Musa'dan gelen orijinal bir kitap olduğunu kabule imkan bırakmamıştır. Bu araştırmalar, batıda Tevrat hakkındaki anlayışın değişmesine sebep olmuş ve özellikle gençler arasında bu mukaddes kitaplara karşı şüphe uyandırmıştır.

Modern ilim sonucunda Yahudi ve Hıristiyan kitaplarının kaynaklığından şüphe, Allah'a imanı bırakmaya da sebep olmuştur. Maalesef şüphe ile karışmış, çalkanmış akıllar, Allah'a inanmamayı tercih etmektedir. Fakat bunlar bilmiyorlar ki, Allah'ın vahyi Hz. İsa'da son bulmuş değildir. İslam'ın kendilerine vereceği çok şeyler vardır.



Biz, herhangi bir ön fikre bağlı kalmadan, çağımız bilgilerine dayalı olarak metafizik doktrinleri araştırırsak, mesela sonsuz küçüklükteki bölünmez parçayı, ya da hayat konusunu düşünürsek, bizi Allah'ın varlığını kabul zorlayan birçok sebep bulunduğunu görürüz. Şu hayat akışının ve devamının arkasında duran harika düzenin, şu kainattaki ince karmaşık düzenin bir yaratıcısı olduğunu anlamakta güçlük çekmeyiz.

Allah'ın gönderdiği dinin, kainat gerçeklerine aykırı düşmemesi gerekir. Elhamdülillah, din ile ilim arasındaki uygunluğu, Kur'an'ı uzun uzun araştırmaya başladığım zaman buldum. Tevrat'ı araştırırken ilimle din arasındaki aykırılık beni Tevrat'tan uzaklaştırmıştı. Halbuki Kur'an'ı okurken ilimle din arasında tam bir uygunluk gördüm.


Kur'an'da öyle ilmi gerçekler açıklanmıştır ki tarih ilimlerinden öğrendiğimize göre bu gerçekleri bir insanın söylemesine imkan yoktur. Kur'an'ın birçok ayetlerini anlamak için modern ilmi bilmek gerektiğine inanıyorum. Modern ilmin ışığı altında Kur'an'ı incelemek, zamanımızda en az bin yol sonrasının keşiflerini haber veren Kur'an'ın manasının anlaşılmasına yardım eder. 14 asır önce yaşamış bir insanın, bunları söylemesine imkan yoktur. Bu ilmi gerçekleri düşüncelerimizin önüne seren Kur'an, din ile ilim arasına, insan eliyle sokulmuş çelişkiyi de ortadan kaldırmıştır.

'Tevrat, Kur'an ve İlim' adıyla yayınladığım eserde, Kur'an'ın söylediklerinin, ilme nasıl uygun düştüğünü ayrıntılarıyla açıklamıştım. Kinatın yaratılışı hakkında Tevrat'ta bulduğumuz hataları Kur'an'da bulamıyoruz. Bu da batıda iddia edildiği gibi, Kur'an'ın, Tevrat'tan nakledildiği düşüncesini çürütür. Çünkü Kur'andaki olaylar, eğer Tevrat'tan nakledilerek anlatılsaydı, Tevrat'taki hataların aynen Kur'an'da da olması gerekirdi. Halbuki Kur'an'da bu hatalar yer almamıştır. Zaten bu konudaki durum, ilahi hükümde açıktır: "Kur'anı biz indirdik ve onu biz koruyacağız." (Hicr 9).



Modern astronomi, kainatın bir ilk kütleden zamanla parçalar halinde koparak oluştuğunu söylemektedir. Kur'an'da aynı şeyi bütün inceliğiyle söylemiştir. Kur'an, göklerde ve yerde görülen düzene, göklerin ve yerlerin çokluğuna, bizim dünyamıza benzer birçok dünyaların bulunduğuna işaret etmektedir. Modern astronomlar da, bu güneş sistemi dışında dünyamıza benzer yıldızların b ulunmasını çok muhtemel görmektedirler. Göklerin içeriği, yıldızlar, gezegenler, gökcisimlerinin hareketleri, birbirini izleyen gece ve gündüzün başa sarılan sarık gibi dünyaya dolanması, Kur'an'ın mucizevi izahlarındandır.

Kur'an'ın ayetlerini okuyan, bilimsel bilgiye sahip insaflı her ilim adamı, Kur'an'ın indiği çağda yaşayan bir insanın, bu sözleri kendiliğinden söylemesine imkan olmadığın kabul eder. Ben, 1976 yılında Paris Milli Tıp Akademisi'nde verdiğim konferansta bu gerçek üzerinde önemle durdum ve Kur'an'ın söylediklerine insan sözünün karışmadığını tarih gösteriyor dedim.

'Tevrat, Kur'an ve İlim' adlı kitabımda yaptığım gibi, burada bir örnek olarak Kur'an kıssasıyla Tevrat kıssasını karşılaştırmak istiyorum. Tevrat, Tufan olayı için öyle bir zaman göstermiştir ki tarih, o zaman hiçbir felaket olayının meydana geldiğine işaret etmiyor. Ama Kur'an, Tufan'ı, Allah'ı inkar eden Nuh kavmine verilen bir ceza olarak anlatıyor, herhangi bir zaman belirtmiyor. Bundan dolayı eleştiriye imkan bırakmıyor.

Kur'an, daha bunun gibi birçok kıssaları anlatırken, Tevrat'taki yanlışları ayıklayarak anlatmaktadır. O zaman, bütün tarihi olayların tek kaynağı Tevrat idi, arkeolojik araştırmalar yoktu. Eğer Hz. Muhammed, Kur'an kıssalarını Tevrat'tan alsaydı, ondaki yanlışları da aynen alacaktı. Başka bir tarih kaynağı bulunmadığına göre, o zamanki bir insanın Tevrat kıssalarını düzelterek anlatması, bu sözleri kendiliğinden söylemediğini, söylemesine de imkan olmadığını gösterir. Bu sözleri, sadece Allah'ın gerek vahyi olmakla izah edilebiliriz.



Tevrat'ta ve İncil'lerde insanların eliyle katmalar, çıkarmalar çok olduğundan, o kitaplarda ilme ve tarihi gerçeklere aykırı şeyler çoktur. Ama Kur'an'da ilmin kabul edemeyeceği hiçbir şey yoktur. Onun sözleri ispatlanmış, artık değişmeyecek olan k esin ilmi gerçeklere uygundur.

İşte bu durumlar, Batı memleketlerinde Hıristiyanlığın zayıflamasına yol açarken, İslam ülkelerinde bunun tersi olmakta, Müslümanlık güçlenmektedir. Bu zamanda genişleyen ve yayılan yegane din, İslam'dır. Uzun süre meçhul kalan Kur'an'ın ilmi gerçekleri, 20. asırda ortaya çıkmaktadır. Sizleri, "Böylece Allah ayetlerini size açıklıyor ki düşünesiniz." (Bakara 219) ayetini derin derin düşünmeye davet ediyorum.


 Zafer Derg., Ağustos 1987, sayı: 128, s. 10-11.


VARLIĞI TANIRKEN VAR EDİCİSİNİ TANIMA SÜREÇLERİ

Selam Arkadaşlar; Aşağıdaki anlatı ve daha fazlası Prof. Halis Aydemir'in Nahl süresi 124-125 tefsir dersine ait kayıttadır. İnsanın...